Acının Ve Kederin Harmanladığı Bir Yalnız Adam…

Sayat Nova ( The Colour of Pomegranates – Narın Rengi ) 1968 / Sergei Parajanov

“Ben, hayatı ve ruhu acılar içinde olan bir adamım”  film bu cümleyle açılıyor…  Açılış cümlesi filmin merkez noktası aynı zamanda.  Acıların korkuların hüznün belki aşkın ağırlığını kaldıramayan, dünyadaki tüm acıları yüreğinin en derin noktasında hisseden bir yalnız adamın hikayesi Narın Rengi… Ermeni ozan Sayat Nova’nın hayatının biyografik anlatımı değil ama filmimiz… İmgelerle sembollerle kurulu bir dünyada onun yaşadıklarını hissettiklerini yüreğinin dinmeyen acı çığlıklarını feryatlarını ağıtlarını kaçışlarını aşk acılarını çocukluktan yaşlılığa mecazlarla imgelerle anlamamızı, onu bu semboller ışığında anlamlandırmamızı isteyen bir film Narın Rengi…

Film daha önce izlediğimiz çoğu filme benzemiyor. Bambaşka bir dünyada geçiyor, gerçeküstü bir dünyada… Bu dünya Sayat Nova’nın bilinçaltının betimlemesi olabilir çünkü her şey çok izafi ne hissederseniz ne anlarsanız düşünürseniz  Sayat Nova o…  Dünyadaki tüm kederleri yükü omuzlarına almış bunu yaşadığı kültürle ve dini doktrinlerle harmanlamış bir ozanın bilinç altı nasılsa Sayat Nova’nın ki de öyle …

Filmin en önemli ayrıntısı kullandığı semboller… İnsan kişi sembollerinin yanında bir o kadar otantik kına halı yün eğiren kadın figürü testi ibrik ekmek o kadar doğal ve bizden ki… Filmi izledikten sonra kültürlerimizin aslında ne kadar iç içe geçtiğini de görmüş oldum… Hatta filmde Türkçe diyalog bile var bunun nedeni belki de bu bizdenliği, iç içe geçmiş iki kültürü vurgulamak, aynı topraklarda ayrı düşmüş düşman olmuş iki ulusu betimlemek olabilir… Çok etkileyiciydi…

Ermeni aşığın hüznü ve yalnızlığında dinmeyen acı feryatlarında ölümü arzulayışında hep bu bizdenliği hissetmek farklıydı… Anadolu kokan, dini farklı ama örfü aynı iki ulusun dinmeyen öfkesinde ve kininde, naif acılar içinde bir ozanmış Sayat Nova…

Benim açımdan çok özel bir filmi oldu Narın Rengi.. Ermeni kültürünü, halk ezgilerini, ünlü bir aşığını daha yakından tanımak bana hüzünle karışık bir mutluluk verdi… Bizler birbirimizden bu kadar uzakken aslında ne kadar yakınmışız bunu anladım … Çok üzüldüm inanın … İki ulusu birbirine düşüren emperyal odaklara lanet olsun…

Narın Rengi çoğu otorite tarafından başyapıt olarak değerlendiriliyor… İnanın haksız değiller bu kadar imgelerle yüklü bir film yapmak, hem de filmi etkili kılmak zor iş ama yönetmenimiz ustalıkla kotarmış bu durumu. Sergei Parajanov’u bu farklı ve özgün filmi için kutlamak gerek. Film herkese tavsiyemdir bulunup izlenmesi şart filmlerden…

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

“Acının Ve Kederin Harmanladığı Bir Yalnız Adam…” bu yazı hakkında 1 yorum var

  • Filiz SEZEN diyor ki:

    Aşağıdaki yazı, Nazan Bekiroğlu’nun Zaman Gazetesi’ndeki 25 Aralık 2011 tarihli yazısıdır.

    Sergei Paradjanov’un Narın Rengi-Sayad Nova filmini seyrettikten sonra düşmüştüm hem Sayad Nova’nın hem Paradjanov’un ardına.

    Paradjanov, Tiflis doğumlu Rus vatandaşı Ermeni bir yönetmendi. Tarkovski’nin arkadaşı olmasına rağmen onun kadar tanınmamış, arka planda kalmıştı.

    Sayad Nova’ya gelince, bu Ermeni “Aşug” (saz çalıp söyleyen anlamında âşık), 18. asırda Tiflis’te doğmuş, Gürcü topraklarında yaşamış, şiirlerini Ermenice, Gürcüce, Farsça ve Azeri Türkçesi söylemiş bir ozandı. Ermeni aşug’larının Ermenice-Gürcüce-Azeri Türkçesi söyleyen ekolündendi. Gürcü sarayında görev aldığında kralın kız kardeşi Anna’ya âşık olmuştu râvilere bakılırsa ve aşkı karşılık bulsa bile gerçekleşme ihtimali bütünüyle sıfırdı. “Şarkıların Avcısı” bundan sonra geniş Kafkas ve İran coğrafyası üzerinde gezmeye ve şiirlerini söylemeye başlamış, sonunda manastırın dünyasına çekilmeyi yeğlemişti.

    “Ağır, zor” bir filmdi Narın Rengi-Sayad Nova, sinemadan macera anlatmasını bekleyenler için; hareket arayanlara sadece sıkıntı verebilirdi. Çünkü bu film hikâye etmiyor, anlatmıyor, ozanın hayatından sahneleri, birbirinden keskin dönemeçlerle ayrılan dönemleri semboller ve imgeler vasıtasıyla “gösteriyordu” sadece, sezdiriyordu. Sembollerin çözülebilmesi için Ermeni kültürü, İncil ve ikonografi kadar Kafkas dünyasına dair derinlikli bir bilgiye ihtiyaç olduğu da muhakkaktı. Sembolleri çözmeye kalkışmak ilk anda cazip gelse bile bir süre sonra bundan vaz geçmiş, kendimi filmin sadece hissedilir şiirine ve rengine bırakmıştım müziğin ve görüntünün yanı sıra. Sayad Nova, yansıtmıyor yorumluyordu, tekrarlamıyor sadece haber getiriyordu. Bu haliyle doğunun o soyutlayıcı ortak diliyle anlatıyordu ve bu yüzden daha çok bir şiire benziyordu, görüntünün şiirine.

    Aynı oyuncunun, baş kadın ve erkek kahramanlar dâhil, beş farklı karakteri birden canlandırdığı (yüz önemsizdir çünkü, bireyselliğin imzası olan yüz farklılıklarını önemsemek gerekmez, bütün yüzler birbirinin aynıdır neticede), derinlik, perspektif ve gölgenin yok sayıldığı, renklerin saf haliyle kullanıldığı (tıpkı minyatürler ve benzer bir zihniyeti temsil eden Ortaçağ kilise resimleri ve Ortodoks ikonları gibi) sahneler filmin hikâyesinden çok daha fazlasını söylüyordu. Bu filmin diline bakılırsa da bu dünyada her şey bir hayal, bir gölge, gelip geçici, yanıltıcı bir suretti.

    Gölge bir dünyanın suretlerinden biri olarak üzerinde dolaştığı Tiflis merkezli bir coğrafyanın eseriydi Sayad Nova. Tanındığı isim Farsçaydı örneğin. “Sayyad” avcı demekti “Nova” nağme. “Sayad Nova” Şarkı Avcısı demek oluyordu böylece. Sayad Nova Ermeni’ydi ama aynı zamanda Fars, Gürcü, Azerbaycan renklerine de boyanmıştı. Paradjanov’un filminde aynı dizelerin hem Farsça hem Türkçe hem Ermenice hem Gürcüce metinleri üzerinden seslendirilmesi şaşırtıcı değildi bu yüzden.

    Sayad Nova kendi coğrafyasının lisanını konuşmaktaydı. Çünkü o vakit diller henüz birbirinden kopmamış, olumsuz deyimler ağızlarda yuvalanmamıştı. Ezel günü, ezeli bir düşmanlığın altına henüz imza atılmamış, gemiler yakılmamış, köprüler atılmamıştı. Günün kavramları geçmişe giydirilmemiş, hedefini, menzilini, haddini hududunu, töresini âdetini taşınca hakkaniyetini de yitiren intikam, sınırları aşıp masumların kanına bulaşmamıştı. Bir tek masumun bile öldüğü yerde ölü sayısının çok fazla olduğu ve kıyametin yeterince koptuğu malumken karşılıklı ölü saymaya başlanmamıştı. Birbirinden tuz ekmek hakkı için razı insanların coğrafyasında “Siz” ve “Biz” diye ayrılmamıştı şahıs zamirleri. “Siz” ve “Biz” diye ayrıldığında, acının hacminin küçüleceği yerde büyüdüğü, çünkü araya çarpanların girdiği el yordamıyla da olsa biliniyordu her halde. Boşalan yerler varsa da, onu nefretten başkasının sığmayacağı kadar genişletmeyen o insanlar, bir zamanların yakınlığının acısını böyle bir uzaklaşmayla çıkarmamışlardı. Filmin daha başında “Ben, hayatı ve ruhu acılar içinde olan bir adamım” dizesiyle takdim edilse de güzel günlerde yaşamıştı Sayad Nova vesselâm.

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • +2017
  • +Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • +Festival ve Seçkiler
  • Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • Yönetmenler