Kara Afrika’nın Kara Bahtlı Çocukları

ABC Africa {2001} /Abbas Kiarostami

İranlı yönetmen Abbas Kiarostami’nin 2001 yılında çektiği, bir insanlık dramını gözler önüne seren ve derinden etkileyen belgeseli,  ABC Africa.

Kiarostami, Birleşmiş Milletler Uluslararası Tarımsal Kalkınma Fonu tarafından bir belgesel film çekmesi için Uganda’ya çağırılmış. Belgeselin konusu, dünyada AIDS görülme oranının ve bu hastalıktan ölümlerin en fazla olduğu ülkelerden biri olan Uganda’da AIDS yüzden kimsesiz kalan çocuklar. Belgeselde verilen bilgiye göre 22 milyon olan ülke nüfusunun 2 milyonu AIDS hastalığından dolayı kaybedilmiş. ABC Africa Belgeseli de BM’in bu çocuklar için yaptığı yardım projelerinden bir tanesi.

Belgesel BM’in çağrı mektubuyla başlıyor ve yönetmen asistanı Seifollah Samadian ile birlikte Uganda’nın başkenti Kampala’ya gidiyor. Belgeselde yönetmen ve yardımcısının Uganda’da el kamerasıyla çektikleri görüntüleri izliyoruz. Kampala sokaklarından ve köylerinden insan manzaraları görüyoruz. Yoksulluk ve sefaletin kol gezdiği bu coğrafyada aileler genellikle annesi babası ölmüş çocuklar ve büyükannelerinden ya da babası ölmüş çocuklar ve annelerinden oluşuyor. Ailelerdeki çocuk sayıları da az değil 6 ile 15 arasında değişiyor. Daha önceki yıllarda yaşanan iç savaş ve özellikle de AIDS yüzünden köylerde 15 yaş üstü erkek hemen hemen yok gibi. Kadınlar çalışmak ve çocukların karınlarını doyurmak zorundalar. Burada BM’in kadınlar için düzenlediği kursları görüyoruz. Kadınları beşerli gruplara ayırmışlar ve bu gruplara iş ve para biriktirme konusunda kurslar veriyorlar. Kadınlar çalıştıkları işlerden kazandıkları paranın küçük bir kısmını bireysel bir hesapta biriktiriyorlar. Yine beş kişilik grubunun ortak bir hesabı olduğunu ve gruptakilerin ailesindeki bireylerin hastalık cenaze gibi masraflarının bu ortak hesaptan karşılandığını öğreniyoruz.

Başkentte kimsesiz çocuklar evine, oradaki yaşama, açık havadaki derslere Kiarostami’nin el kamerası vasıtasıyla şahitlik ediyoruz. Derslere, şarkılara, oyunlarına ve hasta çocukların dramına… Kampala sokaklarında dolaşıyoruz, caddelerinde, barlarında. Ve bir yetkiliden yönetmenle birlikte, halkın büyük kısmının Katolik olduğunu ve Katolik kilisesinin de AIDS’e karşı büyük bir koruyucu olan prezervatif kullanımını yasaklamış olduğunu öğreniyoruz. Hatta ilanlarda “AIDS’ e karşı en büyük koruma bekareti korumaktır” yazıyor.

Öğretmen çiftlerin oturduğu bir binayı görüyoruz ama ne kapısı ne penceresi var. Bu binanın devlet binası olduğunu ve burası için lojman kirası verdiklerini de öğreniyoruz. Çocuklar yalınayak betonun üzerinde koşuşturuyor.

Kiarostami ile beraber sokaklardaki çocukların arasına karışıyoruz, onlarla oynayıp, şarkılar söylüyor, bizim için yaptıkları “gösteri”leri izliyor, verdikleri pozlarda hüzünleniyoruz. Çocuk nerede olursa olsun çocuk işte, hem çalı çırpı toplayıp annesi ya da büyükannesine yardım ediyor, pazarda meyve satıyor, gölden bidonlarla su taşıyor, sefaleti yaşıyor, hem de koşuşturuyor, oynuyor, şakalaşıyor, şarkılar söyleyip dans ediyor, mutlu kahkahalar atıyor. Hepsini buruk bir gülümsemeyle izliyoruz. Yönetmen ve asistanıyla birlikte yağmurda ıslanıyor, köylerde elektriği olamayan ülkede gece yarısından sonra şehirde elektrik kesintisi olduğundan kaldıkları otelde onlarla birlikte dakikalarca karanlıkta kalıyoruz ve şimşeklerin aydınlattığı gece manzarasını izliyoruz.

Avusturya’dan gelen bir çiftle ve evlat edindikleri Ugandalı minik kızla tanışıyoruz. Çift kızlarının büyüdüğünde ülkesini ve kültürünü tanıyabilmesi için Kampala sokaklarında ve pazarında dolaşıp fotoğraflar çekiyor onlara katılıyoruz ve onlarla birlikte uçağa binip Uganda’dan ve bu felaketlere uğramış yardım bekleyen ülkeden ayrılıyoruz.

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

“Kara Afrika’nın Kara Bahtlı Çocukları” bu yazı hakkında 3 yorum var

  • hevi diyor ki:

    Kiarostami’nin (ve aslında kısmen İran sinemasının) fazlaca abartıldığını düşünmüşümdür hep. Filmi izlemediğim için bir yorum yapmam yanlış olur elbette ama yazıdan okuduğum kadarıyla, bu filmin, zaten gerçeklikten fazlaca beslenen Kiarostami filmografisine pek bir şey katmadığını anlaşılıyor… Yani bu film, Kiarostami filmografisinde, hatta İran sinemasında, hatta dünya sinemasında nerede bulunuyor? Ya da şöyle sorayım: Bu filmi Makhmalbaf, Ghobadi hatta onları geçelim,mesela atıyorum bir Ken Loach çekse değişen ne olur? Kiarostami’nin bu filme yönetmen olarak kattığı çok farklı bir şey mi var? Gibi,gibi… “Fazlaca abartılmak”tan kastım bu.. Dediğim gibi,yine de kesinlikle filmi izleyip karar vermek gerekiyor.

  • Akif YILMAZ diyor ki:

    Afrikadaki geri kalmışlığı, çaresizliği gözler önüne seren; bunu çarpıcı bir şekilde gösteren bir belgesel film. Zaten belgesel film çekmenin amacı da bu değil midir? İşin içine yorum katmadan, olanı olduğu gibi vermek.

    Burada Abbas Kiarostami’ nin seçilmesi, belki onun dünya çapında tanınan bir isim olmasından kaynaklanıyor. Bu belgesel yapımın onun filmografisinde çok önemli yer taşımadığını düşünüyorum. Kiorastami’ nin bu belgesel filmin filmografisinde önemli bir yer tutup tutmadığı konusunda bir kaygısının olduğunu da düşünmüyorum, açıkçası. Böyle bir olayın dünyaya duyurulması, insanların bu konuda duyarlılığa çağrılması adına seçilmiş bir yönetmen olduğunu düşünüyorum. Ne olurdu, o olmazdı da başkası olurdu. Belki daha farklı bir teknikle, daha farklı birbakış açısıyla çekerdi. Yani belki bundan çok daha iyi olurdu, ama burada insanlığı ilgilendiren bir belgesel çekiliyor; bana göre bunun başyapıt olup olmasının önemi yok. Kiarostami burada gayet mütevazi bir iş çıkarmış, bence.

    Sadece Uganda’da değil muhtemelen Afrika’nın diğer yerlerinde de yaşanan bir dram. Herşeye rağmen çocukların gülen yüzlerini görmek güzel…

  • hevi diyor ki:

    Ama burada bir yanlış anlaşılma olmasın sevgili Rashomon. “Başka yönetmen çekse daha iyi olurdu” ya da “Kiarostami kötü bir belgesel çekmiş” gibi bir şey söylemiyorum. Ama şurada yanılgıya düşmeyelim: Belgesel film çekmenin amacı işin içine yorum katmadan, olanı olduğu gibi vermek değildir. Bunun adı sanat değildir zaten. Eğer varolan bir şeyi doğalıyla verirseniz sanat yapmış olmazsınız.

    Gerçeğe yakın, gerçeği işleyen bir dal belgesel. “Gerçeği göstermek”le “gerçeği anlatmak” arasında büyük bir fark var. Burada Kiarostami’nin el kamerası kullanması bile, filme kendi tarzını kattığını göstermiyor mu? Yani biri müzik kullanmaz, diğeri kurguda değişiklikler yapar, bir diğeri dış ses kullanır vs. vs. ama her belgesel filmci mutlaka anlayışını katar eserine.

    Ayrıca Kiarostami’nin bu filmi çekerken filmografisini düşünmesini de isterim. Ki bu sayede eski güzel filmlerini düşünüp daha ileri düzeyde bir film yapabilsin. Yoksa “Aman işte hadi çekelim amacımız dünyaya şunları göstermek”ten öteye geçemez. Mesela filmlerinde yakın plan kullanmayan bir yönetmenin belgesel çektiğinde bu kuralını bozup, boşvermesi gibi. Kiarostami’nin seçilmesi, sadece dünya çapında tanınan bir yönetmen olması yüzündense bu kötü bir durum. O zaman, isim tarzın önüne geçmiş demektir. İnanın bu da aklı başında bir yönetmenin asla istemeyeceği bir durum.

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • +2017
  • +Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • +Festival ve Seçkiler
  • Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • Yönetmenler