Bir avuç yahni için! “Hateful Eight”

 

Hateful Eight (2015)

Yönetmen: Quentin Tarantino

Yazıya Tarantino’nun bütün geçmiş dönem filmlerini yad ederek değil de sadece çektiği Western filmlerini ele alarak başlayalım. Zaten bu da tek bir anlama geliyor: Django! Tarantino’nun Django’sunu izlediğimde ilk orijinal versiyondan haberim yoktu ve hayalkırıklığına uğratmıştı beni film. Filmi izledikten sonra uzun uğraşlar sonucunda ilk versiyonu da bulup izledim ve açıkçası ilk filmin ne kadar muhteşem olduğunu, Tarantino usülü Django’nun ise ne kadar abartılı ve zorlama durduğunu daha net görme fırsatı yakalamıştım.

Tarantino’nun Django’su modern klasik olabilecek Tarantino usülü klasik bir Western’den ziyade postmodern bir Western’i andırıyordu, zaten sorun da buydu. Eski usül Westernlere saygı duruşundan ziyade Western türünü alıp “ortaya karışık” bir hale büründürmek, yapay grafik şiddetin ve mizahın dozunu da üst seviyelere taşıyarak bir anlamda anti Western yapmak… Örneğin Tarantino’nun Kill Bill’ini izlerken 80′lerin kung fu filmlerinin veya 90′ların animelerinin tadını alabilirsiniz. Sonuçta kendini ciddiye almayan bir filmdi Django. Hateful Eight’te neyse ki Tarantino aynı tuzağa düşmüyor ve bu sefer son derece ciddi bir Western kotarıyor. Filmde mizah unsuru yok değil, ancak bu çok ölçülü bir şekilde yapılıyor (ayı postu sahnesi gibi)

Django’da hikayenin ana kahramanı Django’yu (“D okunmaz!”) biz de izleyiciler olarak çok fazla ciddiye alamıyor, kölelikten bir anda havalı bir kovboya dönüşen bu adamla seyirci olarak özdeşleşemiyorduk (Gelin’in aksine) Bu da onun alacağı intikamı önemsiz kılıyordu. Karaktere de aktöre de bir şekilde ısınamamamız bir süre sonra sorun yaratmaya başlıyordu. Filmin en iyi performansını sergileyen Christopher Waltz’un dişçi karakteri daha çok aklımızı çeliyordu (hafızamıza kazınıyordu) Di Caprio’nun fazlasıyla zorlama kötü adamı devreye girdikten sonra ise film Western ruhunu hepten kaybediyor ve “Rüzgar Gibi Geçti”nin veya Devlerin Aşkı’nın intikamlı ve kanlı versiyonuna dönüşüyordu. Kill Bill’de annenin kızına duyduğu annelik aşkı bu filmde Django’nun karısına duyduğu aşkla kıyas kabul etmediği için açıkçası karısını o çiftlik evinden kurtarıp kurtaramayacağı umrumuzda olmuyordu. Aşırı mizansen ve yapaylık kokan kanlı çatışma sekansının ise “muziplik” haricinde etkileyici bir yanı yoktu. İntikam filmi olarak başlayan film sonra yol filmine dönüşüyor, sonra bir ara komediye evriliyor, sonra çiftlik dramı oluyor, en son da bol kanlı bir aksiyona dönüşüyordu.

NOT: Dikkat, bundan sonrası filmle ilgili ağır spoiler içerecektir.

Tarantino’nun ikinci Western’i Django’ya kıyasla daha ciddi, daha az mizahi, daha derli toplu (hatta daha olgun) bir yapım. Mizah yönü yine var, matralıklık ve tabir-i caizse manyaklık yine mevcut, ancak Django’daki o yapay şiddet ve abartılı mizansen yerini daha gerçekçi bir yapıya bırakmış. Ayrıca, Tarantino’da önceki filmde bariz bir şekilde hissedilen egosunu dizginlemiş. Filmin ilk bölümü gereksiz ve uzun diyaloglarla tam oturmamış hissi verse de üçüncü bölümle birlikte esas film başlıyor. Filmin kanımca en iyi bölümü ise dördüncü bölüm, yani: ”Daisy’nin bir sırrı var.”

Kurt Russell’ı yıllar sonra neredeyse bir başrolde izlemek biz 90′lar kuşağı için duygusal anlar demek. Ancak, ne yazık ki aktörün hayat verdiği karakter tüm etkileyiciliğine rağmen baskın bir karakter olamıyor ve erkenden hayata gözlerini yumuyor. Üstelik hiç te onurlu bir ölüm değil bu! Filmin belki de en etkileyici karakteri filmin ortalarında devre dışı kalınca ister istemez heyecan katsayısı düşüyor. Tarantino Russell’a unutulmaz bir sahne yaz(a)mamış. Kanımca filmin son dakikasına kadar hayatta kalması gereken bir karakter sırf ters köşe yapmak için harcanıyor.

Michael Madsen’ı hafif feminen bir kovboy olarak izlemek çok ilginç ve matraktı  ancak o da bir türlü beklenen hamleyi yapamıyor ve sanki silik bir rolde harcanıp gidiyor. Zaten Kill Bill’deki karakteriyle kıyas kabul etmez. Sözün kısası, özlediğimiz aktörle hasret gideremiyoruz. Nasıl Django’nun benim için yıldızı kimse değil Christopher Waltz’sa, Hateful Eight’in yıldızı ise Jennifer Jason Leigh… Oyunculuk değil adeta başka bir şey yaptığı… Sınırları zorluyor. Merly Streep’i uykusundan edecek kadar! Filmin en sempatik karakteri aslında Daisy oluyor. Suratına her yumruk yediğinde boğazımı düğümleyen bu kadın! Bu da sonradan değineceğim bir sorununu ortaya çıkarıyor filmin. Tim Roth filmin Christopher Waltz’u olarak ustalığının örneklerini sergilemeye devam ediyor. Elbette Samuel L. Jackson’ın da olağanüstü bir oyunculuk sergilediğini ve filmin en eğlenceli karakterine hayat verdiğini belirtelim. Her filmde ezici bir performans gösteren ve rol çalan aktör bu filmde de kaideyi bozmuyor. Ancak, büyük ihtimal yine ters köşe için yapılan iyi ile kötünün belirsizleşmesi, seçilememesi durumu izleyici olarak taraf seçmemizi veya katharsis yapmamızı engelliyor. Zoe Bell ise Death Proof’ta çok daha iyiydi. Channing Tatum ise keşke daha çok gözükseymiş.

Filmde özellikle ilk yarıda çok fazla diyalog var, ancak ilk kez önceki filmlerden farklı olarak zamanın nasıl geçtiğini anlayamadığınız, zeki ve dinlemesi keyifli diyaloglardan bahsetmiyorum. Film daha sonra Rezervuar Köpekleri’ni anımsatırcasına bir grup erkeğin (ve bu sefer bir kadının) hesaplaşmasına dönüşüyor, ancak karakterler biraz yüzeysel kaldığı için aynı etkiyi uyandırmıyor. Filmin en etkileyici bölümü ise ”Daisy’nin Bir Sırrı Var” oluyor.

Geriye dönüşle olayların arka planının anlatıldığı “çete katliamı” bölümü bir şekilde filmin bütününe entegre olamıyor. Ayrı çekilmiş bir kısa film gibi duruyor. Başka bir şekilde filmin dokusuyla uyuşmazlık gösteriyor. Sinema tarihinin görüp görebileceği en acımasız sekanslardan biri olabilecek bu bölüm dehşet verici, ancak karakterleri önceden tanıyıp bazılarına sempati beslediğimiz için beklenen etkiyi uyandırmıyor. Tanıyıp sevdiğimiz ve kanımızın kaynadığı bu karizmatik kovboylar birden kan ve ölümle beslenen acımasız suç makinelerine dönüşünce onlara karşı nefret duymamız zorlaşıyor.

Hele ki filmin esas mağduru olarak nitelediğim Daisy’nin filmin sonlarına doğru gerçekten korku filmlerine taş çıkartan bir dönüşümü var ki Tarantino’nun gerçekten ne yapmak istediğini anlayamıyoruz. Tıpkı Soysuzlar Çetesi’nde Shosanna’yı bize bir sevdirip bir nefret ettirmesi gibi! Hal böyle olunca, Daisy filmin sonunda kütür kütür asıldığında sevinmek imkansızlaşıyor, çünkü filmdeki en masum karakter o! Elbette, Tarantino sinemasına baktığımızda herkesin kahramanı, herkesin kötü adamı, herkesin kazanmasını ve herkesin ölmesini istediği karakter farklı olabilir. Ancak, örneğin Kill Bill’de Bill her ne kadar sinema tarihinin en asil ve en karizmatik kötü adamlarından biri gibi dursa da sonuçta karnı burnunda bir kadını akıl almaz bir biçimde pataklattırdıktan sonra kanlar içinde ölüme terk eden, yetmeyip bir de kafasına sıkan bir psikopattı. Kaybettiğine sevinmiştim, çünkü hak etmişti. Daisy ise bana sorarsanız kesinlikle asılmayı hak etmiyor! Filme yöneltilen kadın düşmanı yakıştırması Daisy sadece ikide bir suratına yumruk yediği için değil filmin finalinde filmin en itici iki karakterine dönüşen iki herif tarafından asıldığı için olmasın?

Hateful Eight çok az aksiyon içeren bir film. Django’nun finalde kan gölüne dönen yapısının izinde gidecekmiş gibi duruyor, ama Tarantino’dan bu noktada da bir ters köşe yiyerek evlerimize uğurlanıyoruz. Bunun bir zararı yok, ancak yine de bu bir grup yabancının kozlarını paylaşmasını ve silahların konuşmasını bir süre sonra bekliyorsunuz. Bu gerçekleşmeyince kısa süreli bir tatminsizlik yaşamadım değil, ancak filmin sorunu kesinlikle bu değil. Filmin en itici karakterine (Chris Mannix), zaferi layık görmesi! Başlarda efsane bir ödül avcısı portresi çizen Warren karakteri ise filmin ikinci yarısında gerçek yüzünü göstermesiyle ve filmin sonlarına doğru adeta Django’daki Stephen karakterine dönüşmesiyle etkisini kaybediyor. Bir anlamda, sona kalan iki kahraman filmin iki kötü adamına dönüşüyor. Olan ise Daisy’ye oluyor. Kader kurbanı olarak adeta arada kaynıyor. Elini kana bulamış iki adam tarafından sözde adaleti sağlamak uğruna boğazlanıyor. Nasıl Django’nun finalinde havaya uçan çiftliğe bakarak poz kesen çiftimize karşı en ufak bir sempati beslemediysek, burada da aynısı oluyor. Hayatta kalan bu iki adama en ufak bir alkış tutmak içimizden gelmiyor ve eğer son saniyelerdeki o mektup bizi duygulandırmak amacıyla okunduysa üzgünüm ama umrumda bile değildi!  Bu arada Hateful Eight’te bazı çatışma sahnelerinin yavaş çekimle verilmesi de ne yazık ki etkiyi azaltıyor. Ayrıca, perdedeki bazı ölümler Western raconuna yakışmamasıyla dikkat çekiyor. Örneğin Bir Zamanlar Batı’da veya İyi, Kötü ve Çirkin gibi filmlerde ölümlerin sunuluş biçiminin bile bir estetiği vardır.

Hateful Eight sinema duygusu ise bezeli, eğlenceli, zamanın nasıl geçtiğini pek anlayamayacağınız upuzun bir serüven. Ancak bir Tarantino filmi olarak kesinlikle modern klasik olarak anılacak veya Tarantino’nun yeni başyapıtı sayılacak bir film değil.

Quentin Tarantino Filmografisi Yıldız Tablosu:

5: Başyapıt  4: Çok iyi  3: İyi  2: Orta  1: Zayıf/Kötü

Reservoir Dogs: 5/5

Pulp Fiction: 5/5

Jackie Brown: 4/5

Kill Bill Volume 1: 5/5

Kill Bill Volume 2: 4/5

Death Proof: 4/5

Inglourious Basterds: 3.5/5

Django Unchained: 2/5

Hateful Eight: 3/5

 

 

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.