“Bulantı”: Yakıcı isminin hakkını teslim edemeyen bir film

 

“Bulantı” (2015)

Yönetmen: Zeki Demirkubuz

Modern yerli sinemaya birkaç başyapıt armağan eden (Masumiyet, Kader bunlardan ikisi) “auteur” sinemacı Zeki Demirkubuz açık Dostoyevski hayranlığını birkez daha (bu kez en bariz biçimde) son filmi “Bulantı”da kent yaşamı arka planı eşliğinde kaygısız, vurdumduymaz ve bencil bir karakter üzerinden bir şeyler anlatmaya soyunuyor. Ancak, izlemeye doyum olmayan bir karakter değil bu… (örneğin “Naked”) Karakterle özdeşleşmek şöyle dursun karakterin yazım aşamasında birtakım sıkıntılar olduğu göze çarpıyor. Karakter ne amaçla yazılmış, yönetmenin derdi tam olarak nedir? gibi sorular sorduğunuzda çok net cevaplar alamıyorsunuz.

Örneğin, karakterin baştan bir kadın avcısı olarak betimlenmesi, yanlış oyuncu seçimiyle bir anlam kazanmıyor. Daha doğrusu inandırıcı olamıyor. Çevresindeki her kadının, hatta genç kızın (bir karakter hariç) baş karakterimizin etrafında pervane olması filmin inandırıcılığını zedeliyor, çünkü gerçek hayatta öyle bir karaktere ancak ve ancak yaşını başını almış ve biraz da çaresiz kadınlar bakar! Öyle, genç kızların masa terkederek yanına gideceği bir karakter değil bu karakter. Bu da filme zorlama bir hava katıyor. Öte yandan, karakter bir anti kahraman da değil. Yeraltı’ndaki baş karakter en azından biraz anti kahramanlık sularında gezindiği için izlemesi daha keyifli, daha ilgi çekiciydi. Şayet, yönetmen bu karakter üzerinden nihilizme vurgu yapıyorsa veya burjuvazinin olaylar karşısında nasıl kayıtsız kaldığını ve yaşamına hiçbir şey olmamış gibi devam ettiğini vurgulamaya çalışıyorsa bunu etkili biçimde yapan ne bir karakter, ne de bir senaryo var ortada ne yazık ki! İşte sırf bu yüzden, final seyirciyi duygusal anlamda ayağa kaldırmıyor veya şaşırtmıyor. Yabancı bir sitede geçenlerde izlediğim The Martian (Marslı) filmi ile ilgili okuduğum bir eleştiride yazan kişi filmde baş karakteri önemsemekle ilgili sorun yaşadığını, dolayısıyla karakterin ölmesinin veya kurtarılıp yaşamasının umrunda olmadığını yazmış ve beni gülümsetmişti. Demirkubuz’un filminde de aynı şeyi ben yaşadım. Karakter yaşadığı trajik olayı atlatabilecek mi? Geçmişteki pişmanlıklarıyla yüzleşebilecek mi? Günah mı çıkaracak? Sevap mı işleyecek? Yaptığı yanlışları ne zaman kabullenecek? Açıkçası ne bu ve benzeri soruları sordum ne de bu gibi sorulara cevap bekledim. Bunun sebebi dediğim gibi yönetmenin güçlü veya uzun süre hafızalara kazınacak bir baş karakter çizememesi olmuş. Film Demirkubuz’dan ziyade yönetmene özenen amatör genç bir yönetmenin elinden çıkma gibi duruyor.

Filmin  yönetimi soğuk, mesafeli (olması gerektiği gibi), ancak karakterlerin uzağında duran kamera, hep aynı açıdan çekilen koridor sahneleri bana nedense biraz yapaylık hissi verdi. Daha dinamik, daha çarpıcı bir anlatım filmi çok daha yukarlara taşıyabilirdi. Burada Demirkubuz bir tez konusuyla yola çıkan (konu Dostoyevski ve Bulantı) ve bunu bir şekilde görselleştiren bir sinema öğrencisi izlenimi uyandırıyor. Bu öğrencinin belli bir kültürü, sinema ve kamera bilgisi var ve Dostoyevski’yi de iyi etüt etmiş, ama yer yer yapaylıktan, amatörlükten, hesaplı anlatımdan ve kendini fazla belli eden matematikten kurtulamamış. Örneğin kimilerinin çok beğendiği final tam da bu duruma örnek teşkil ediyor. Çok hesaplı bir sahne bu… “Yazıldığı” çok belli oluyor. Karakterin ağladığını bile göstermeyen sadece yapay bir dış sesle bize duyguyu veren anlatımı ise her şeye tuz biber ekiyor. Kısacası, “Kader” yapıtındaki doğallık ve yüzde yüz gerçekçilik hissinin burada esamesi okunuyor.

Filmin en iyi sahnesi genç kızın evinde genç kızın erkek arkadaşıyla yaşadığı olayların yer aldığı sahne oluyor. Yerinde bir toplumsal tespit yapan yönetmenin çektiği bu sahne yanımıza kar kalıyor. Burada günümüz genç kızlarının kendisine küfür eden, aşağılayan, hatta döven “maço” erkeklere karşı zaafı ve bu durumun kendi içinde barındırdığı çelişki gayet etkili bir biçimde anlatılıyor. Bu tür erkeklerin kız arkadaşlarının “her saniyesini” bilme ve onu takip etme takıntısının altını çizen Demirkubuz ne yazık ki filmin geri kalanında böyle akılda kalıcı başka bir sahneye imza atamamış. Kesinlikle sıkıcı olmayan ancak izleyene bir şey de katmayan bu sahneler sonunda uzun uzun okumalar yapmak veya film üzerinden meseleler açıp tartışmak ta güçleşiyor. Eğer bu film bir burjuva eleştirisi ise bunu da hissedemiyoruz. Eğer bir aydın eleştirisi ise yine aynı… Eğer bir ilişki filmi ise bunun da çok bir karşılığı yok filmde… Filmdeki oyuncular çok klişe olacak ama üzerlerine düşeni yapmışlar. Ancak, Demirkubuz’un amatör oyunculuğunun beni rahatsız etmediğini söylesem yalan söylemiş olurum. Çok sevdiğim Çağlar Çorumlu’ya da daha farklı bir rol verilmesini isterdim nedense… Oynadığı karakter öncekilerle benzerlik taşıyor anlamında kullanmıyorum, sadece karakterde oturmayan bir şeyler vardı sanki…

“Bulantı”nın ismi güzel. Çıkış noktası güzel. Hikayesi de kulağa çarpıcı geliyor. Ancak, böyle bir hikaye çok daha farklı biçimlerde anlatılıp, hikaye çok daha başka yollara sapabilirdi. Yönetmen, derdini böyle bir hikaye üzerinden ve böyle bir anlatım dili seçerek anlatmak istemiş. Bize de saygı duymak düşer, Masumiyet-Kader’deki Demirkubuz’u özleyerek en çok…

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • +2017
  • +Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • +Festival ve Seçkiler
  • Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • Yönetmenler