30. İstanbul Film Festivali

Festivale sayılı günler  kaldı. Bu yıl 02-17 nisan arasında yapılacak festivalde filmlerimi seçtim satın almak için 16 martı bekliyorum. Not: iş arkadaşlarımdan anlayış bekliyorum bu arada 10 gün beni göremeyecekler…

İzleyeceğim filmler şöyle.. 

A torinoi lo ( Torino Atı ) Bela Tarr

Il grido ( Çığlık ) Michelangelo Antonioni,

Bizim Büyük Çaresizliğimiz – Seyfi Teoman

Le bruit des glaçons ( Buz Sesi )  Bertrand Blier

La Dentelliere ( Dantelci Kız ) Claude Goretta

Aiqing Wansui ( Yaşasın Aşk ) Tsai Ming- Liang

Crime d’amour ( Aşk Suçu ) Alain Corneau

Stranger Than Paradise ( Cennetten de Garip ) Jim Jarmusch

Andrey Rublyov  - Andrey Tarkovskiy

Ayneh ( Ayna ) Jafar Panahi

Mouvais Sang ( Kötü Kan ) Leos Carax

The Draughtsman’s Contract (Ressamın Kontratı ) Peter Greenaway

Mephisto – István Szabó

Another Year ( Ömrümüzden bir sene )  Mike Leigh

La nostra vita ( Hayatımız ) Daniele Luchetti

Blue ( Mavi ) Derek Jarman

Venus Noire ( Siyah Venüs ) Abdellatif Kechiche

The Killer Inside Me ( İçimdeki Katil ) Michael Winterbottom

Schlafkrankheit ( Uyku Hastalığı ) Ulrich Köhler

Homme au Bain ( Banyodaki Adam ) Christophe Honoré

Trust ( Güven ) Hal Hartley

Jodaeiye nader az simin ( Bir Ayrılık ) Asghar Farhadi

Juan  -   Kasper Holten

Japon -  Carlos Reygadas

Ha ha ha  – Hong Sang Soo

Ano Bisiesto (Artık Yıl )  Michael Rowe

I soliti ignoti  ( Bilinmeyen Kişiler ) Mario Monicelli

Schastye Moe ( Mutluluğum ) Sergei Loznitsa

The Mill and The Cross ( Değirmen ve haç ) Lech Majewski

Small Town Murder Songs ( Cinayet Şarkıları ) Ed Gass-Donnelly

Attenberg  – Athina Rachel Tsangari

Neds ( Serseriler ) Peter Mullan

Mesa Sto Dasos ( Ormanda ) Angelos Frantzis

As if i am not there  ( Yokmuşum Gibi ) Juanita Wilson

Picco – Philip Koch

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

“30. İstanbul Film Festivali” bu yazı hakkında 3 yorum var

  • milsin diyor ki:

    biletlerimi yukarıdaki listeye göre aldım 2 nisanı bekliyorum…

  • milsin diyor ki:

    listemdeki filmlerin 9 tanesine gidemeyerek 26 filmle festivali tamamladım kısaca yorumlarsam;

    fetivalin en iyi filmleri eskileri saymazsak şöyleydi…

    jodaeiye nader az simin bir ayrılık
    venüs noire siyah venüs
    a torinói ló torino atı
    another year
    ano bisiestoartık yıl
    the mill and the cross

    torino atı kuşkusuz gözümde festivalin en iyisiydi hatta son yıllarda seyrettiğim en iyi filmdi bela tarr’ın sinema dersi verdiği gözlerle değil de ruhla seyretmenin nasıl olabileceğini anlattığı bir şaheser bir başyapıttı…

    siyah venüs beni en çok yaralayan hüzünlendiren medeniyet kavramını tekrar tekrar sorgulatan siyah insanlara karşı olan önyargı ve küçümsemeyi insanlığımdan rengimden nefret ettirircesine hissettiren mükemmel bir filmdi…

    saartjie baartman’ın gerçek hikayesi anlatılıyordu..farklı cinsel uzvu ve farklı vücut hatları sebebiyle köle yapılıp sirklerde teşhir edilen tasma takılan eğlenilen daha sonrada bir geneleve satılıp o ucube denen cinselliği ile beyazlara sunulan oryantalist gaddar avrupalıların örselediği kadın…

    bu ileri avrupa bu zavallı kadının uzuvlarını 1974 e kadar sergilemiş ironiye bakın…

    2003 te mandela’nın girişimleri sonuç vermiş baartman ülkesinde toprağa verilmiş kuru bir fransız özrü ile birlikte…

    festivalin en farklı filmlerinden biri de artık yıl dı .. bi kadının yalnızlık ve kendine yabancılaşmasını cinsel dürtüler tutku ve seçeneksizlik yönünden anlatmasıyla festivalin en akılda kalan filmi oldu…

    bir ayrılık sonunda alkışladığım 3. filmdi sanırım … muazzam bir insan tipolojisi örneği… yalanların sırların söylenemeyenlerin ağırlığı ve bu yükü taşıyan insanların vicdanlarının tarumar oluşunun hikayesi..
    en iyilerinden bir yüzleşme öyküsü… alt zeminde şeriatın dayattığı kadın erkek ilişkisi toplumda biçilen roller islamın toplumdaki yeri ve bireylerin ona yükledikleri anlam ve sınıf farklılığının, fakirlik çaresizlik vurgusunun anlatıldığı insan odakli bir film…

    filmin asıl gücü ise tüm bunları anlatırken tüm karakterlere hak vermeniz yargılayamamanız. yapılan hatalar ama çaresizliğin dayanılmaz ağırlığı…

    son dönemde izlediğim en güzel filmlerden diyebilirim…

    juan
    le bruit des glaçons
    ha ha ha
    crime d’amour

    bir kademe ortalamanın üstüne çıkan filmlerdendi…

    as if i am not there
    the killer inside me ( derin hayal kırıklığıdır nazarımda belki de çok şey bekledim)
    schlafkrankheit yönetmenine berlinde en iyi yönetmen ödülünü kazandırmış bu film…

    filmin değindiği nokta önemliydi. konu itibariyle film avrupanın, afrikanın küçük ülkelerine ayırdığı fonların akibeti ve o fonlarla nelerin yapıldığı anlatılıyordu… bu anlatılanların zemininde de iki kendi kimliğine yabancılaşmış doktorun duygusal karmaşaları ve kimlik bunalımları açmazları merkeze alınmıştı… film gerçekçi bir kurguya sahipti ama oldukça donuktu.. afrika gerçeği ve yaşanılan sefaleti anlatması bakımından olumlu denebilecekken dünyanın ücra köşesinde kendini bulmaya çalışan bir alman doktor ve kendi ülkesine yabancı fransız siyah doktorun içsel karmaşaları vurgulu anlatılmamıştı kanımca…

    ortalama bir filmdi gözümde…

    la nostra vita (sinema severlerin hafızasını kazındığını tahmin ettiğim gözlerimden akan yaşlara engel olamadığım çığlık çığlığa acının hüznün yakıp kavurduğu çok gerçekçi bir veda sahnesini barındırıyordu yönetmeni ve oyuncuyu tebrik ediyorum )

    ortalama diyebileceğim filmlerdi…

    attenberg tam bir hayal kırklığı oldu benim için köpek dişinin yönetmenine sadece bu sefer olmamış demek istiyorum…

    picco çok iyi olabilecekken işlenişi ve kopukluklarıyla olmamış dedirtti konu itibariyle gerçekten dikkat çekiciydi…

    homme au bain vasat altı denecek kıvamdaydı christophe honore eşcinsel bir çifte kamerasını yönlendirmiş yaşanan bir istismar sonucu ilişkilerinden kalanları anlatmaya çalışmış ama olmamış bence..ünlü porno oyuncusu françois sagat bile o kurtaramamış filmi…

    festivalin en kötü filmi small town murder songs idi … çok kötüydü…

    mesa sto dasos bence oldukça ilginç ve izlenmesi gereken bir filmdi farklıydı özgündü güzeldi…

    2 erkek ve 1 kadın … tekinsiz bir orman…
    duygulara cinsellikle yoğrulmuş arzulara sessiz ama bir o kadar da huzursuz bir yolculuk…..karakterlerin öncesi ve sonrası yok filmde. şimdi var uyanışlar tutkular ve içgüdü ve özgürlük sarmalı. içgüdeleriyle hareket eden sınırsız özgür kadın ve erkek …
    masalsı bir gerçeküstü hikaye…

    digital kameranın büyüsüne kaptırdım kendimi elime bir kamera alıp ben de çekim yapmaya başlayacağım sanırım…
    önemli not: bu kadar yaratıcı oral sex sahnesi daha önce görmemiştim…

    ….

    eskilere gelince açıkcası ayrım yapamıyorum hepsi şahaneydi 30. yıl şerefine seçimler için kutlarım sadece isimlerini yazmakla yetineceğim:

    japon
    mephisto
    the draughtsman’s contract
    ayneh
    mouvais sang
    aiqing wansui
    Andrey Rublyov

  • paris-texas diyor ki:

    Wai dor lei ah yut ho
    “2007 yılında yapılan bir araştırmaya göre Hong Kong’da kişi başına düşen gelir 10.100 Hong Kong doları. Ama insanların yüzde 24′ü henüz bu sınıra ulaşamamış durumda. El değiştirme yüzünden. …Hong Kong halkının geliri sadece yüzde 1 artmıştır. 2007 yılında konut fiyatları yüzde 15 oranında arttı. Hong Kong’da 600 metrekare bir evin fiyatı 7 milyon Hong Kong dolarından fazladır. Liman manzaralı dairelerin fiyatı. 30.000 HK dolarını bulmakta. Bu çılgın şehirde biri hayatta kalmayı başarsa bile daha da çok çıldırır.”
    Açılış sahnesi ile sosyal mesajını da iletmekten geri durmayan film; küçükken hep deniz manzaralı bir evin hayalini kuran bir kızın bu ideali uğruna vahşice cinayetler işleyip terör saçmasını anlatıyor. Öyle bir karakter ve öyle bir terör saçma durumu ki sanki Hollywood filmlerinden fırlamış gibi…
    Karakterin hem geçmişe hem de şimdi ki ana dönerek geçirdiği değişimi gözler önüne sermesi izleyicide duygusal etki yaratırken ardından sert,görsel şiddet sahnelerinin tavan yaptığı kısımlar sebep sonuç ilişkisi kurmakta yardımcı oluyor.

    La casa muda

    Filmin tamamının tek plan sekans ile çekildiğini duyunca merak edip izledim ama konunun işlenişi o kadar sıradandı ki yönetmenin bu cesur girişimini bile yerle bir etmiş.

    Noruwei no mori
    Sahilde Kafka, İmkansızın Şarkısı gibi kitap evlerinde raflardan düşmeyen yazar Haruki Murakami’nin kitabından uyarlanan film daha öncede Yeşil Papaya’nın Kokusu ve Bisikletçi gibi başarılı filmlere imza atmış olan Ang Hung Tran tarafından çekilmiş.
    Cinsellik,aşk,ölüm gibi temalara değinmeye çalışan ama bunu yersiz ve yetersiz aktaran duygusuz bir film olarak nitelendiriyorum.Hayal kırıklığına uğradım.

    İndecision

    Böyle katmanlı bir konuyu her yönetmen başarıyla aktaramaz.

    Another Year

    Festivalin en iyilerindendi. Mary karakterine hayran kaldım.

    Essential Killing

    Genelde yorumlar olumsuz yönde olsa da hiçte fena bulmadım. Doğayla baş başa kalan bir adamın hayatta kalma mücadelesi anlatılıyor.Bana yer yer Sidney Pollack’ın harika filmi Jeremiah Johnson’ı hatırlattı.

    Bir Antonioni hayranı olarak İl Grido’yu festivalde izleyemediğime üzüldüm.

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • +Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • Festival ve Seçkiler
  • +Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • +Yönetmenler