2012′de Sinema!

Artık 2013′ün sonlarına yaklaşırken 2012 yılının filmlerinden bahsetmek belki geç gibi gözükebilir. Ancak 2012 yapımı filmlerin çoğunu maalesef çok geç izleyebildim askerde olmam sebebiyle. Elbet yetişemediğim, izleme fırsatımın olmadığı filmler olmuştur. Yapım yılı 2012 olan filmlerden en çok beğendiklerimi şöyle bir sıraladım. Hem bu yılı takip edemeyen arkadaşlara da yardımcı olabilir. Tek tek ya da liste halinde paylaşımlar da yapılabilir.

1- Django Unchanied: Geçtiğimiz yıllarda western çekmek benim için çok fazla tarzı bir açıklama yapan Tarantino neyse ki kendi dediğiyle çelişti. Böylece yılın ve kendisinin en değerli filmlerinden birini yaptı. Peckinpah etkisinin fazlaca görüldüğü, bir arkadaşımın dediği gibi çok fazla ‘iyi’ sahnesi bulunan; dört dörtlük tam bir Tarantino filmi

2- Jagten: Dogma filmleriyle tanıdığımız Danimarkalı Thomas Vinterberg’in “Festen”de de işlediği cinsel istismar üzerine yoğunlaştığı yılın en sarsıcı filmlerinden biri. Filmde avcıyken av durumuna düşen, Cannes’ta En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kucaklayan Mads Mikkelsen’in başarılı oyunuyla toplum baskısının sonuçlarını iliklerimize kadar hissettiğimiz, yıllar geçtikçe daha da değerlenecek bir film.

3- Laurence Anyways: İlgiyle takip ettiğimiz genç sinemacı Xavier Dolan’ın son filmi, takip etmekte hiç de yanılmadığımızın bir yanıtı gibi. Transseksüellik üzerine yapılmış en güzel filmlerden biri olmasının yanı sıra yılın en doyurucu sinema filmlerinden. Maalesef ne Dolan ne de filmi gereken değeri bana göre göremiyor

4- The Dark Knight Rises: Her ne kadar kötü adamı Bane’yi yok sayan finali tatmin etmese de Nolan üçlemeyi neyse ki hak ettiği şekilde tamamlıyor. Fransız ihtilalinden terörizme kadar birçok güncel ya da dünya tarihine yaptığı göndermelerle yine bir çizgi roman kahramanını fazlaca ciddiye aldırmayı başarıyor.

5- The Amazing Spider-Man: Filmin ilk fragmanını izlediğimde oldukça burun kıvırdığımı, yakın geçmişte eğlenceli bir üçlemeye sahip olduğundan yeni bir örümcek adam filmi oldukça gereksiz gelmişti. Bu itiraftan sonra bu yeni filmimizin neredeyse Nolan’ın Batman filmlerinde olan ciddiyeti barındırırken kendisine has eğlencesini de es geçmediğini belirteyim. Kaç tane süper kahraman filminde, kendi ağzından“fu*k” kelimesine duyabilirsiniz ki…

6- Yeraltı: Sinemaseverleri ikiye bölen filmlerden, Dostoyevski’nin aynı adlı kitabından serbest bir uyarlama. Filmi sevmeyenler çoğunlukta olsa da ben sevenler tarafındayım. Demirkubuz’un diğer filmlerine göre daha kişisel, daha içsel ve görsel olarak en kuvvetlisi!

7- The Perks of Being a Wallflower: Diğer gençlik filmleri klişelerinden olabildiğine kaçarak kendine has bir doku oluşturabilen, 80’lerde geçen bir büyüme hikayesi. Özellikle son yıllarda bu kadar iyi çizilmiş karakterlerin yer aldığı bir liseli filmi bulmak oldukça zor. David Bowie’nin ‘Heroes’ parçasının çaldığı otoyoldaki sahne ise yıllar geçtikçe unutulmayan sahneler arasında kendisine yer bulacak gibi.

8- Prometheus: Yine son yıllarda iyi filme rastlamanın güç olduğu bir tür de bilim-kurgu. Geçmişte türe büyük katkılar yapan Ridley Scott bu sefer belki bir başyapıt veremese de hem izlerken felsefi çıkarımlar yapabileceğimiz hem de iyi bir gerilim vaat eden ‘Prometheus’ ile özlemimizi gidermeyi başarıyor. Alien’ın köklerine inerken yeni bir devam filmi de gündeme geliyor. Böyle olacaksa itirazımız yok tabi…

9- Amour: Filmi bu kadar geriye atmamım tek sebebi belki de Haneke’den daha özellikli bir film beklememdir. Bunun yanı sıra yine beklenen etkileyicilikte ve güçlü bir dram olduğunu belirteyim. Ancak Altın Palmiye almasa kimse şaşırmazdı herhalde.

10- Holy Motors: Fransız ‘Yeni Yeni Dalga’cı Leos Carax sessizliğini kült oyuncusu Denis Lavant ile bozuyor… Ve ortaya bir bakıma deneysel olabilen, sinema ve hayat hakkında son yıllarda iyice sormayı unuttuğumuz soruları sorduran 2012’nin en özel filmlerinden biri çıkmış.

11- The Broken Circle Breakdown: Basit bir öykü anlatsa da bunu ilgi çekici bir biçimde, özenli karakterleri ve güzel müzik kullanımıyla acıklı olduğu gibi neşeli de olabilen ortalama gibi gözüküp, izleyeni doyuma ulaştırabilen bir yapımdı. İzlemekte hiçbir zarar yok!

12- Silver Linings Playbook: Artık her yıl romantik-komediye göz kırpan orijinal gibi gözüken bir öyküye sahip, kısa bir Oscar yarışına da tutulan filmleri Hollywood başarıyla sunuyor. Her yıl böyle bir garantimiz var, bu yılki filmimizin esas yıldızı Oscar’ı kapan Jennifer Lawrence değil Bradley Cooper bana göre. Formunda bir De Niro’yu son yıllarda ‘iyi’ ve ‘eğlenceli’ olabilen bir filmde göremeyenler için de büyük bir şans.

13- Life of Pi: Ang Lee’nin bu filmle yönetmen dalında ikinci Akademi ödülünü kazanması film için antipatik bir şekilde yaklaşmaya sebebiyet verebilir. Çünkü bu ödül ve iyi eleştiriler beklentiyi de fazlasıyla artıyor. Ancak büyük beklentileri karşılayacak güçte bir film olamıyorsa bile hem görsel hem de öykü anlatımı olarak iyi bir film var karşımızda. Üç boyut teknolojisinin de nimetlerinden layığıyla faydalanan film göz kamaştırıcı bir sinematografiye sahip. Belki de tek eksiği büyük sözler söyleyecek gibi durup söyle(ye)meyen alt metni.

14- Argo: Affleck’in oyunculuğu her ne kadar sevilmese de yönetmenliği herkesi şaşırtmaya devam ediyor. Son filminde Oscar yarışına girerken olabildiğine temiz bir anlatım diliyle tam bir Hollywood politik-gerilimine imza atıyor. İzlerken 70’lerin politik filmlerini izliyormuş hissi uyandırıyor.

15- Looper: Yılın saygıyı hak eden tür filmlerinden biri olarak sayabilsek de derinleştiremediği saf bilim-kurgu özünü diğer yanlarıyla kapamayı başarıyorsa bile çok daha değerli bir film olma şansını ıskalıyor esasen.

16- Flight: Son yıllarda artık iyice zayıf aksiyon-polisiye filmlerden kurtulamayan Denzel Washington; kariyerinde birçok başarının yer aldığı Robert Zemeckis ile tekrar özlediğimiz kimliğine bürünüyor. Gerçek bir olaydan esinlenilerek yapılan film için Zemeckis’in son on yıldaki en iyi işi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Hollywood’un böyle filmlere de ihtiyacı var kuşkusuz

17- Skyfall: Quantum of Solace faciasından sonra Daniel Craig’li Bond tekrar eski saygınlığına kavuşuyor. Tüm Bond külliyatına yapılan göndermelerle dikkat çeken film geçtiğimiz yılın en iyi devam filmlerindendi.

18- A Royal Affair: Politik alt metni ve gerçek karakterlerden oluşan yapısıyla dikkat çeken, Danimarka’dan yine Mads Mikkelsen’li izlenesi bir yapım.

19- Post Tenabras Lux: Geçtiğimiz yılın yine en özel filmlerden, Cannes’dan En iyi Yönetmen ödüllü Meksikalı Carlos Reygadas’ın son filmi; öyküsel bir anlam bütünlüğü olmayan, doyurucu pastoral görüntülerle zihinleri yormak yerine ruhsal bir yolculuğa çıkarıyor. Her bünyeye iyi gelmeyecek olsa bile her sinemasever bu deneyimi tatmalı diyorum.

20- Beast of the Southern Wild: Ufak başrol oyuncusunun Oscar adaylığıyla gündeme gelen bağımsız yapım oldukça sıcak ve çevre bilinci ile beraber sunduğu baba-kız ilişkisiyle dikkate değer bir yapım. Bunun dışında çok da büyütmemek gerek.

 

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

“2012′de Sinema!” bu yazı hakkında 4 yorum var

  • Ziya Toroslu diyor ki:

    Merhabalar Kadir, öncelikle çok iyi düşünmüşsün, tebrikler!

    Önce senin yer verdiğin filmlerin bazılarını yorumlayacağım, sonra da birkaç ekleme yapacağım, dilersen başlıkları tartışırız veya sen de benim eklediğim filmlere yorum yaparsın, sen bilirsin.

    1. Django: Ben ne yazık ki bir Tarantino hayranı olarak hayalkırıklığına uğradım kendi adıma. Filmde sanki Tarantino kendi kendinin veya kendi filmlerinin parodisini yapar gibiydi. Tarantino filmlerinde alışık olduğumuz yoğun sinema duygusu da bu filmde pek yoktu, biraz hamlık vardı filmde. Jamie Foxx’u da Django karakterine bir türlü yakıştıramadım. Üzerine yapay şiddet sahneleri ve abartılı mizah eklenince Tarantino eski günlerine dönsün diye dua ederken buldum kendimi.

    2. The Dark Knight Rises: Senin de dediğin gibi Bane karakterinin harcanması bir yana, Batman gittikçe filmin misafir oyuncusu konumuna düşmüş, Nolan Kedi Kadın’a sırf öncekinden farklı bir yorum getireceğim diye “yoldan geçerken uğrayan kadın” muamelesi yapmış, hızlı hikaye kurgusuyla seyircinin filme ayak uydurmasını zorlaştırmıştı. Aksiyon sahnelerinin çoğu yavandı. O epik iddiasının altı doldurulamıyordu.

    3. The Amazing Spider-Man:
    Bence de başarılı bir filmdi, çizgi roman tadını daha iyi yakalıyordu, karakter orijinal karaktere daha yakındı. Raimi’nin o kendine has alaylı tavrından (benim pek hoşlanmadığım) eser yoktu.

    4. Yeraltı: Günümüzde pek bir “moda” olan “ucu açık final” furyasından nasibini almasaydı çok daha güçlü bir film olabilirdi, ama bu haliyle de senin de dediğin gibi güçlü bir yapım. Restoran sahnesi ise antolojilere geçecek türden. Dediğim gibi noktayı koyamasa da özellikle karakter odaklı drama açısından yerli sinemamıza bir katkı bu film.

    5. Prometheus: Ben bu filmin neden çoğunluk tarafından beğenilmediğini pek çözememiştim. Evet düşünsel, felsefi altyapı olarak zengin değildi, evet belki Ridley Scott’ın eski dönemi çok daha parlaktı, evet film diğer Alien filmlerine kıyasla daha yüzeysel kalıyordu, ama sonuçta eli yüzü düzgün, gayet sağlam bir filmdi. Kürtaj sahnesi ise unutulmazdı.

    6. Amour: Aslında Amour bir madalyonun iki yüzü gibi. Bir yüzünde insanları derin düşüncelere sevkeden, hayatı, ölümü, yaşlılığı, sevgiyi, aşkı sorgulatan güçlü bir dram, ama madalyonun öteki yüzüne baktığımızda, diğer Haneke filmlerine kıyasla sanki daha yüzeyden giden, daha sıradan, daha yumuşak bir yapım.

    7. Holy Motors: Ben yenilikçi tavrıyla, başka bir deyişle özgünlüğüyle, sanatıyla, görselliğiyle, düşünsel altyapısı, alt metinleriyle, zeki hamleleriyle, çok katmanlı yapısıyla, ironileriyle, kısacası her şeyiyle 2012′nin belki de en iyi filmi olduğunu düşünüyorum Holy Motors’un.

    8. Life of Pi: Ben kendi çapında filmin bir başyapıt olduğunu düşünüyorum. Kimi eleştirmenlerimiz filmi bir din veya dinler propagandası olarak okusa ve filmin didaktik ve naif olduğuna dair yorumlar yapılsa da aslında zeki ve ince bir yapım vardı karşımızda. Filmin kilit sorusu ise “öyküyü sana anlattığım şekliyle mi yoksa gerçek haliyle mi almak istiyorsun? idi. Ben filmi 3 boyutlu izlemedim, filmi beğenme sebebim de görselliği veya teknolojisi değil aslında. Evet görsel olarak ta ödüllük bir film duruyordu karşımızda ama beni esas vuran şey hikayenin kendisiydi.

    9. Looper: Sana aynen katılıyorum. Sanki sosyal medyada biraz abartıldı Looper. Mantık hataları barındırıyordu ve iddia edildiği kadar müthiş bir film değildi. Kişisel olarak ise ne zaman “çocuk” devreye girdi film büyüsünü kaybetti sanki, ben kopmuştum filmden. Willis’in birden yenilmez kahraman personasına dönüş yaptığı aksiyon sahnesi de beni filmden soğutmuştu.

    10. Skyfall: Skyfall’un sorunu çok iddialı olmasıydı. Her şeyiyle çok iddialı bir yapım olarak karşımıza çıktı. Bu iddiasını görkem olarak belli ölçüde karşılasa da tekliyordu. Javier Bardem’in açıkça Joker’den esinlenildiği söylenen kötü karakteri ise tüm ilginçliğine karşın en basit tabirle filme oturmamıştı. Filmin İstanbul’u daha önce İstanbul’da çekilen Hollywood filmlerinden farklı olarak göstermemesi de cabası. Kanımca filmin en iyi yanı açılışta karşımıza çıkan Skyfall parçasıydı.

    Eklemelerim:

    1. Battleship: Oryantalist, hatta ırkçı bakış açısıyla çektiği The Kingdom filminden dolayı hiç haz etmediğim Peter Berg genellikle yerden yere vurulan bu filminde bence gayet iyi bir iş çıkarmıştı. 2012′nin kesinlikle en görkemli filmiydi ve özellikle aksiyon ve teknik olarak asla ama asla kolaya kaçmıyordu. Eğlence sineması denilen şeyin yüzde yüz hakkını bir veren bir filmdi. Bu arada filmin amiral battı oyununun sinema uyarlaması olduğunu not düşelim.

    2. Dark Shadows:
    Ne yazık ki Tim Burton’un eski incelikli, derin, kreatif ve kült haline gelen yapımlarını mumla aratan bir film ortaya çıkmıştı. Kalite olarak vasat denilebilecek yapım bir süre sonra pusulasını şaşırıyor ve sarkıyordu, filmi Johnny Depp bile kurtaramıyordu, belki onun eksantrik rolleri artık eskisi kadar ilginç gelmiyordu bize.

    3. Serbuan Maut: Birçok Hollywood aksiyonuna taş çıkartan, hatta sinema tarihinin en iyi aksiyon filmlerinden biri sayılabilecek Baskın filmden bir şey beklemeyenleri fena halde şaşırtmıştı. Sadece tek bir sekansının çekiminin haftalarca sürdüğünü söylersem az çok fikir vermiş olurum sanırım. Bana göre ise kesinlikle 2012′nin en iyi aksiyon filmiydi.

    4. Cosmopolis: Cronenberg’in biraz yavan, lezzetsiz bir dille perdeye aktardığı bu eser yine de kayda değer bir yapımdı. Ancak tuhaflığı taşıdığı anlam ve mesajların önüne geçtiği için film yüzeysel izlenimi yaratıyordu. Bazı üst düzey anlara sahip olan film toplama vurduğunuzda pek iyi bir tat bırakmayan, yorucu, karmaşık ve tuhaf bir filmdi.

    5. Gözetleme Kulesi: Pelin Esmer’in filmi yalnızlık, kürtaj gibi konulara değinen, kayda değer, yeterince önemli bir filmdi, ancak yer yer filmin amatör bir havası da yok değildi.

    6. Tüm Türkiye’yi ateşli bir şekilde ikiye bölen Fetih 1453 ise bence yıllarca özendiğimiz o görkemli, epik tarihi savaş filmleri kalitesine yaklaşan, hatta erişen bir yapım olduğu için ben filmi destekledim. Tarihi gerçeklikler ile ilgili kusurları veya sırıtan yönleri yok değildi, ancak bu tür büyük bütçeli eğlence sineması örneklerini de, samimi oldukları ve izleyiciyi sömürmedikleri sürece dışlamamak gerektiğini düşünüyorum ve bence Fetih desteklenmesi gereken yapımlardan biriydi.

    7. Oliver Stone’un Savages‘i ise bence çok iyi bir yapımdı. Yönetmen sulanmaya ve sarkmaya müsait olan hikayeyi fire vermeden bizlere sunuyor ve hem eğlenceli, hem sağlam bir hikayeye sahip hem de rengarenk bir film karşımıza çıkarıyordu. Şimdi bir başka usta Ridley Scott Savages’e oldukça benzeyen bir filmle yakında karşımıza çıkacak. Ben kendi adıma dört gözle bekliyorum: The Counsellor.

    8. Killing Them Softly fena halde sert yapısıyla ve Amerikan sistemi eleştirisiyle kimilerince yuhalansa da kimileri filmi sevdi. Bence de cesur, sert ve nefes kesici bir filmdi Kibarca Öldürmek. Başroldeki Brad Pitt’e yakın zamanda kaybettiğimiz usta oyuncu James Gandolfini unutulmaz bir kompozisyonla eşlik ediyor ve filmde başka kült ve ünlü oyuncular da yer alıyordu. Parlak bir işti Killing Them Softly.

    9. Wachowski Kardeşlerin geri dönüş filmi Cloud Atlas sempatik bir film olsa ve tüm dünyada merak uyandırsa da çorba gibi bir filmdi ve kardeşlerin eski filmlerinin dehasından zekasından inceliğinden ve derinliğinden pek nasibini almamıştı. Zaten tıpkı Tim Burton gibi Speed Racer ile birlikte yönetmenlerin eski tadı kalmamıştı.

    10. Safe House ile The Grey de yılın iki sürpriziydi. İki film de kendilerine yönelik beklentilerin üzerine çıkmıştı. İyi çekilmiş, iyi oynanmış, iyi yazılmış filmlerdi. Özellikle The Grey bir başkaydı.

    11. Araf bence yılın en iyi yerli yapımıydı. Zaten ben filmden döner dönmez heyecanla uzun bir yazı yazmıştım siteye. Bana göre kısaca modern yerli yapımlar içinde, diyelim son 5, 10 yıl, en iyi filmler arasında yerini hak ediyordu Araf.

    Woody Allen’ın önceki işleri kadar beğenilmeyen biraz sabun köpüğü bulunan filmi Roma’dan Sevgilerle ise bence yılın en komik filmiydi ve bir zeka ürünü olduğu kesindi. Allen’ın bu kadar iyi bir absürt komedi yazarı olduğunu bilmiyordum kendi adıma.

    Hobbit‘in birinci bölümü ise Yüzüklerin Efendisi üçlemesi kadar karanlık olmasa da sinemalarda neyin eksik olduğunu bizlere hatırlatmıştı. İçi boş, gelip geçici olmayan ve ruh taşıyan görkemli bir serüven filmi.

    Drive‘ı ise tartışmaya bu satırlar yetmez! :)

    Bu arada arşivimde var ve henüz izlemedim ama Killer Joe filmi için çok övgü duydum, gözüm kapalı şiddetle tavsiye eder hale geldim. Tavsiye ederim sana da Kadir :)

  • Mehmet ÇELİK diyor ki:

    Benim gibi son zamanlarda sinemadan uzak kalmış biri için son derece faydalı başlık, itiraf etmeliyim ki bekliyordum :)

  • Kadircan KENDİNİBİLİR diyor ki:

    Umarım, faydalı olur Mehmet. Ziya’dan geç cevabım için affımı istiyorum. :)

    Öncelikle Django konusunda tıpkı ‘Drive’de olduğu gibi ters düştüğümüzü bilmeni isterim. Jamie Foxx’u filmden önce ben de yakıştıramıyordum; ancak filmde çok beğendim. Filmde her şey çok tutarlıydı. Spaghetti western ciddiyeti ve Tarantino mizahını çok iyi kotardığını, yönetmenin son yıllardaki en iyi işi olduğunu düşünüyorum. Diğer filmlerde hemen hemen yakın düşünmüşüz, ‘Holy Motors’u özellikle Mehmet’in de çok seveceğini düşünüyorum.

    Gösterime girdiğinde büyük ilgi görüp izlendikten sonra anında unutulan “Cloud Atlas”; Burton’un son faciası “Dark Shadows”; David Bowie’nin parçası dışında fazla olumlu şeyler söyleyemediğimiz Bertolucci’nin “Io e te”yi yılın hayal kırıklıkları arasında rahatça söyleyebiliriz.

    Bunlar dışında genelde olumlu şeyler söylenip benim sevmediğim Paul Tomas Anderson’un “The Master”, Spielberg’ün tarih derslerini hatırlatan yapısıyla “Lincoln”ü, Bigelow’un yine fazlaca Amerikalı “Zero Dark Thirty”, Wes Anderson’un soğuk “Moonrise Kingdom”u yılın izlenilesi yapımlarındandı.

    Listeme almayıp ancak beğendiğim; İzlanda yapımı suç filmi “Black’s Game”, “4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün”ün yönetmeni Cristian Mingiu’nun yaşanmış bir olaydan yola çıkarak Hristiyanlık eleştirisi sunduğu “Beyond the Hills”, Taviani kardeşlerin Shakespeare’nin Jül Sezarını hapishaneyi taşıdıkları “Caesar Must Die”, eski havasında olmasa da bölgesinden uzaklaşarak Uzak Doğu’ya bakış atan Kiarostami’den “Like Someone in Love”, sessiz bir Pamuk Prenses öyküsü “Blancanieves”, Ken Loach’tan beklenmeyecek kadar umut dolu “The Angel’s Share”, yabancı dilde Oscar adaylarından “Rebelle”, kanımca fazla geniş kitleye ulaşamayan bağımsız “Mud”, internet kullanımdan doğarak bir çarpışan hayatlar öyküsü sunan “Disconnect”, yılın en yaratıcı senaryolarından birine sahip “Ruby Sparks”, yine yabancı dilde Oscar adaylarından izleyeni içine çeken bir macera sunan “Kon-Tiki”, Ozon’un son yıllardaki en iyi işi “Dans la maison”, Britanya soğukluğunu iliklerimize kadar hissettiren politik-gerilim “Shadow Dancer”, “Midnight in Paris” sonrası beklentileri yükselten Woody Allen’ın izlenesi komedisi “To Rome wiht Love” yılın iyi filmleri arasındaydı.

  • Mehmet ÇELİK diyor ki:

    Listedeki filmleri seyrettikçe sizlere katılmaya çalışacağım.

    Django Unchanied’ı sevdim. Hatta bazı enfes sahnelerini tekrar tekrar seyrettim. DiCaprio’nun zenci kafatası tiradı, Samuel Jackson ve Christoph Waltz’un bulunduğu bütün sahneler gerçekten mükemmel. Ancak ne zamanki Doktor Schultz karakteri ölüyor, film aksamaya başlıyor sanki… Filmden aldığım zevk katlanarak artarken birden elektrik kesilmiş de film yarım kalmış gibi hissettim. Belki de bu sebeple elektrik kesintisinden önceki sahneleri tekrar tekrar seyretme ihtiyacı doğdu. Tarantino’nun ırkçılık gibi kadim bir meseleye el atmasını da yavaş yavaş olgunlaşmaya başladığının işareti olarak gördüm. Elbette muzipliğinden ödün vermeden, vermesin de…

    Jagten ise açıkçası benim için sürpriz bir film oldu. Sevgili Kadir’in önerisi üzerine izleme listeme aldığım ve hakkında hiçbir şey bilmediğim filmi gayet etkileyici buldum. Özellikle ustalıkla yazılmış senaryosunun ödülleri toplayacağını tahmin ediyorum.

    Öyle görünüyor ki sırada ‘Holy Motors’ var :)

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • +Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • Festival ve Seçkiler
  • +Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • +Yönetmenler