Bir Zamanlar Madrid’te…

‘El sol del membrillo’ {Quince Tree of the Sun – Ayva Ağacının Güneşi} / 1992

Yönetmen: Victor Erice

- Güzele, Güzelliğe Meftun Bir Ressamın Zorlu Mevsimi -

Tıpkı Malick gibi, kariyeri az ama ‘öz’ filmlerden müteşekkil bir isim Victor Erice. İspanyol yönetmenin izlediğim üç filminde de ‘şiirsel’ ve büyüleyici bir ton vardı. Yanısıra (Güney’deki küçük kızın babası gibi…) karakterleri sarmalayan bir gizem…
1973 yılında gelen fantastik gerçekçi ‘El espiritu de la colmena’ {Arı Kovanının Ruhu}, İspanya İç Savaşı’nı takip eden çetin yılları çocukların duyarlığından veriyordu. ‘El sur’ {Güney – 1983}, banliyöde yaşayan bir ailedeki baba kız ilişkisini ustaca yansıtıyordu. Konumuz olan Ayva Ağacının Güneşi ise, 10 yıl ara ile gelen muhteşem çalışmaların üçe tamamlanması anlamını taşıyordu.

En bilinen/sembolik halleriyle, Gleb Panfilov’un 1979′da gelen ‘Tema’sında yahut Coen kardeşlerin ‘Barton Fink’inde yazma; Fellini’nin ‘Sekiz Buçuk’unda, Taviani kardeşlerin ‘Altın Düşler’inde ve Kavur’un ‘Gece Yolculuğu’nda yönetme şeklinde kendini gösteren ‘yaratım’ sendromu, Erice’de ‘çizme’ edimine karşılık geliyor. 7. sanat, bu kez yarenliği resimde buluyor. Sanatçıların sancılı geçen “yaratım süreçleri”, resim üzerinden gidersek, o güne dek çok defa işlenmişti. Jacques Rivette’nin 1991 tarihli filmi ‘La belle noiseuse’ bunların içerisinde en ünlü olanıydı… İşte tam da bu semada dolanan bir eser var karşımızda.

Antonio López García adlı ressamın ‘kendini oynadığı’ bu yarı-kurgu yarı belge biyografiyi kabaca özetleyecek olursak… Film, ekranda beliren 29 Eylül 1990 notu ile açılıyor. Madrid’te bir hazan günü… Dört tarafı apartmanlarla çevrili bir bahçe ve tam ortasında da ayva ağacı… Yaşı geçkin bir ressamın adeta gönül bağı kurduğu (yağmurdan korumak için tenteye sarıyor.) bu ayva ağacının resmini çizme süreci anlatılıyor. Bu çizme emeli, onda bir saplantı halini almış. Tuvalini ağacın yakınına kuruyor. Ekranda takvim yaprakları ilerledikçe, haftalar birbirini kovaladıkça, ressamın gayet titiz (her detayı düşünüyor diyeyim sadece.) mesaisi de netice vermeye başlıyor. Tuvaldeki natürmort, ağaçtaki meyvelere paralel şekilde olgunlaşmaya başlıyor. Lopez’in amacı, en iyiyi, en mükemmeli yakalamak. Temel sıkıntısı ise yanar döner havalar… Bilhassa güneş ışığını arzuladığı açılardan alamamaktan muzdarip.

Bediiyattan, sanat ile hayat arasındaki kaygan ilişkiye, oradan soyut resme… uzanan bir çetelede, diyaloglar geniş yer kaplıyor. Resimden heykele dek sohbete koyulduğu ve geçmiş günleri yâd ettiği sanatçı arkadaşı; tuvaldeki resme dair fikirlerini belirten Çinli kadın… Öte yandan, inşaat işçilerinin resme sadece ‘bakmakla’ yetindikleri ve daldaki ayvaları bir besin kaynağından ibaret gördükleri sahneler, sanki yüksek sanat ile halkın beğenileri arasındaki tenakuza işaret.

Ressamımız işini yaparken, radyodan dönemin güncel gelişmeleri de haber ediliyor: Karayalçın’ın bir ara sıkça örnek aldığı sosyalist başbakan Felipe Gonzalez Marquez’in, Saddam Hüseyin Irak’ından duyduğu endişe; kaynayan kazan Ortadoğu; duvarın yıkılışı sonrası kapitale kucak açan Doğu Berlin…

Büyük bölümü bahçe ve dairede geçen saf bir sinema örneği Ayva Ağacının Güneşi. Dingin, huzur verici… Sac ayağını tamamlayan dış çekimlerde ise Madrid’in kâh barakalarını kâh cafcaflı yüzünü görüyoruz. Peşi sıra bulutları, güneşi, ağaçları… Antonio’dan -ve ağacından- ibaret olmayan hayat devam ediyor; doğa, devinimini sürdürüyor çünkü.
Ve film, görülesi son sahneleriyle iyiden iyiye düşsele kayıyor.

Ayva Ağacının Güneşi, her sahnesi özenle oluşturulmuş bir sanat harikası… ‘Sinemanın Ölümünü’ ilân edenlere, Victor Erice cephesinden gelen okkalı bir tokat…

Yazıyı buralarda paylaşabilirsin
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • email
  • Google Bookmarks
  • Live

“Bir Zamanlar Madrid’te…” bu yazı hakkında 1 yorum var

  • okaliptus80 diyor ki:

    “…Ömrü hapislerde geçmiş. İnsanların hep kötü yanlarını görmüş. Bazen ona çocuk masalları anlatırdım. Gözlerini benden ayırmaz, sessiz ve uslu, saatlerce dinlerdi. Bir gün bana ‘Senin masallarındaki iyi insanlar nereye gittiler?’ dedi. ‘Hâlâ yaşarlar.’ dedim. ‘Ben hiç görmedim!’ dedi…” {Filiz Akın – ‘Umutsuzlar’ filminden…)

    ‘Bir Zamanlar…’ kare as’ını (dörtlemesini) bitirdiğim yorumdur. Aslında başkentler üzerinden gitmeyi düşünerek hazırlanmıştım ama Koker’in Tahran’da olup olmadığından emin değildim.

Yorumunuzu bildirin

Kategoriler
  • +Dosyalar
  • +Festival ve Seçkiler
  • Filmler
  • +Genel
  • Yönetmenler