Feminist Bir Yönetmenin İki Filmi:
‘Naniwa erejî’ {Osaka Elegy – 1936} / Kenji Mizoguchi

Mizoguchi sinemasında kadına özel bir duyarlık atfedilir. Kadınlar, toplumun belkemiğidirler. Aynı zamanda birer sömürü kurbanı olarak çizilirler. Yazgılarına isyan eder, çaresizce içinde bulundukları bataktan kurtulmaya çabalarlar; ancak -Imamura filmlerinin aksine- buna pek muvaffak olamazlar. Osaka Elegy’den, 1948′de gelen ‘Yoru no onnatachi’ {Gecenin Kadınları} filmine, oradan Utanç Sokağı’na… bu makus yazgı hiç değişmez neredeyse. Mizoguchi sineması, patriyarkal toplumun ezdiği “kadınların” sinemasıdır.
Osaka Elegy’deki hanım kahramanımızın yazgısı da pek parlak değildir; baskı ve sömürü düzeni bir kez daha kozasını örmüştür. Ancak 1936 yapımı bu film, fahişeliği merkeze alan Gecenin Kadınları’ndan ve Utanç Sokağı’ndan farklı olarak, mazbut bir kadının dramına eğilir.
Osaka’nın -modernizme gönderme yapıldığı bariz- ışıltılı caddelerini gösteren bir kareyle açılan filmimiz, Isuzu Yamada’nın hayat verdiği Ayako Murai adlı kadının öyküsü. (Yamada’yı, aynı sene gelen ve bu filme çok benzeyen ‘Gion no shimai’ – Gionlu Kızkardeşler’de de görmüştük. Omocha isimli fettan bir geyşayı oynuyordu.) Bir şirkette telefon görevlisi olarak çalışan Ayako, maddi durumu sarsılan bir ailede, hem zimmetine para geçiren babanın, hem de Tokyo’daki üniversitesini olanaksızlıklardan ötürü bırakıp gelmek zorunda kalan erkek kardeşinin kefaretini ödemek zorunda kalıyor. Susumu adlı bir de nişanlısı bulunan kızımız, bir anda işyerindeki -ona apartman katları vaat eden- haris patronunun metresi oluveriyor. Fedakarlığın, omuzlarına olanca ağırlığıyla çöken yükü, onu kötü şeylere ‘zorlayacaktır.’
Film, hızlı sanayileşmenin ve kapitalizmin yol açtığı toplumsal çürümeyi / değerler aşınımını gözler önüne sererken; kadınları, tüm bunların en fazla yaraladığı kişiler olarak resmediyor. Yanısıra, tıpkı Ozu gibi geleneğin son kalesi olarak aile kurumunu işaret ediyor. Zina ve metres hayatı yaşayan Ayako, döndüğü “baba evinde” dışlanıyor. Yaptıkları, yüz kızartıcı ve kabul edilemezdir. (Peki zimmete para geçirmek ne oluyor Bay Murai diye soruyoruz biz de!)
…

Japon Sineması, tarihinin yanısıra, köklü kültüründen ve ananelerinden de sıkça yararlanmıştır. Osaka Elegy’in bir sahnesinde de tanık olduğumuz Kabuki ve Noh gibi tiyatroların özel yer tuttuğu bir kültürdür bu.
Bu sinemanın ilk yıllarında, biri Tokyo diğeri Kyoto’daki stüdyolarda yuvalanan iki eğilim göze çarpıyordu. Tokyo, çağdaşlaşmanın; Kyoto ise geleneğin kalesiydi. Modern yaşamın etkilerini konu edinen “Genda-i Geki” filmleri Tokyo stüdyolarında; eski tarihten, samuray kültüründen, geleneklerden beslenen “Jida-i Geki” filmleri de Kyoto stüdyolarında kotarılıyordu.
Gelenekçi damarın daha kuvvetli olduğu bir kentin ön adını verdiği Osaka Elegy, her iki safta da değerlendirilebilir bu açıdan.
Erkek egemen topluma yönelik güçlü bir eleştiri…









‘Akasen chitai’ {Utanç Sokağı – 1956} / Kenji Mizoguchi

Ataerkil (ve ikiyüzlü) toplum, “ezdiği” Mizoguchi kadınlarından bazı görevler (yahut erdemler) beklemekten de kalmaz: Eşine sadakat; aile büyüklerine itaat; çocuklarına bağlılık vs…
Savaş sonrasında, 1950′ler Japonyası’nda geçer öykü. Modern dönüşümlerle birlikte, üstte geçtiğimiz çürüme de tavan yapmıştır. Batı, sadece Amerikan askeriyle/tüfeğiyle gelmemiş; kendi kültür endüstrisini de yaratmıştır. Kapitalizm ve tüketim toplumu, süratli endüstrileşmeye koşut olarak özellikle genç neslin gözlerini kamaştırmaktadır.
Mizoguchi’ye göre, bu karanlık tablo içerisinde sıkıntının katmerlisine maruz kalan yine kadınlardır. Yalnız bu kez bir değil birçok kadının ‘trajedisi’ söz konusu. Meclisin hayat kadınlığını yasaklamaya hazırlandığı günlerde, Tokyo’da, yolu Utanç Sokağı’na düşmüş erkekleri (ya da müşterileri) zorla içeri çekmeye çalışan genç kızları görüyoruz.
Dreamlands adıyla nam yapmış bir genelevde “hizmet veren” dört hayat kadını odağa alınıyor. Kurtlar sofrasında ayakta kalabilmek için bu işi yapmak zorundalar. Akasen chitai, bu “modern” geyşaların ayrı ayrı hikayelerini (dramlarını) perdeye taşıyor işte. Hepsi de paraya şiddetle ihtiyaç duyuyor. Hepsinin de “ailesiyle” sorunları var. Sırları, hayalleri, özlemleri var.
Kobeli kız Mickey, Amerikan yaşam tarzını temsil edenleri. (Bir sahnede Marilyn Monroe’ye gönderme yapıyor.) Kuralları kendine göre yorumlaması göze çarpıyor. Mickey, ilk paragrafta geçtiğim “vazifelerden” ikincisine karşılık gelmekte. Kendisi eşine kuma getirmişken, kızına karşı ahlak bekçiliğine soyunan işadamı baba, ondan evine dönmesini talep edecektir.
Bir femme fatale arketipi çizen Yasumi, paraya epey düşkün. Genelevin en körpe ve iş yapan kızı. Erkeklere karşı da pek sinsi, acımasız…
Hem yaşları geçkin hem daha oturaklı Hanae ve Yumeko ise fahişelerin bireysel dramını en güçlü yaşayan iki karakter. Hanae, veremli kocasına ve bebesine bakmakla mükellef. Yanae’nin ise en büyük derdi, kendisinden utanan yetişkin oğlu.
Adaletsiz bir toplumun panoraması.
…
Yönetmenin son filmi. Aynı zamanda en otobiyografik diyebileceğimiz çalışması. Zira zorluklarla geçen bir çocukluğu olmuş: Geyşa olarak satılan kızkardeşi; annesinin erken ölümü…
Mizoguchi, daha evvel de çeşitli kez işlediği bir konuyu, Seijun Suzuki ya da Nagisa Oshima filmlerinde rastladığımız gemi azıya almış sahnelere hiç başvurmadan vermişti.