Kör Kocalar, Eşleri ve Bir Asilzade: Erich von Stroheim…
‘Blind Husbands’ {Kör Kocalar – 1919} / Erich von Stroheim

İlk yönetmenlik deneyimi olan Blind Husbands, sonraki çalışmaları için de bir nevi yol haritası aslında. Stroheim sinemasının ana izlekleri, bu kez mütevazi imkanlarla ve daha yalın bir üslupla veriliyordu.
Orta Avrupa’ya tatile gelen Amerikalı burjuva çift görüyorduk. Ünlü bir cerrah olan Dr. Armstrong ve narin eşi Margaret Armstrong, Alpler’in “mavi gökyüzü altındaki” doğa cenneti bir dağ köyüne balayı için gelirler. Önce mekanı, sonra karakterleri tanıtarak başlayan film, giderek sarpa saracak bir aşk “üçgenine” evrilmeye başlar. Eşinin ilgisizliğinden dertli olduğu gözlerden kaçmayan Margaret, çiftimize otellerine dek refakat eden ve “şarap, müzik, kadın” meraklısı Avusturyalı teğmen Erich von Steuben (Erich von Stroheim) tarafından ‘baştan çıkarılmaya’ çok çok yakındır. (…)
Riefenstahl’ın elinden çıkma -bir diğer debut- ‘Das blaue Licht’i (Mavi Işık, 1932) akıllara getiren finaldeki dağ tırmanışı sahneleri, usul usul bir gerilim zerkediyordu.
* * *
- Erich von Stroheim :
Viyanalı orta sınıf Yahudi ailesinden gelmesine rağmen, soylu olduğunu iddia eden bir yönetmen Stroheim. Onu en yalınkat ifade edecek cümle, şöyle bir cümle olabilir bana kalırsa: Avrupa’ya, “bir Amerikalı’nın gözlerinden bakan” Avrupalı…
Avusturya doğumlu bir diğer meslektaşı Fritz Lang, 1930′ların başında kapağı Amerika’ya attığında, Alman Ekspresyonizm’ini de beraberinde taşıyordu. Böylece o döneme dek Büyük Buhran yıllarının birer vesikası şeklinde seyreden Kara Film’e (ve suç olgusuna), psikolojik tahliller getiriliyor, bir gizem/ürkütücülük katılıyordu. ‘The Woman in the Window’ ve ‘Secret Beyond the Door’ filmlerinde bilhassa baskındı bu.
Sinemaya oyuncu/asistan kontenjanından dahil olan Stroheim ise, irili ufaklı roller kapmaya başladığında tarihler 1915′i gösteriyordu ve fırsatlar ülkesine çoktan yerleşmişti. Dolayısıyla Avrupa Sineması etkisi yoktur onda. Intolerance’sinde oynadığı David W. Griffith’in yanında pişmesi de, klasik Hollywood sinemasının anlatım kalıplarını içselleştirmesi yolunda önemli bir merhale teşkil etmiştir muhakkak.
Stroheim filmlerinde (Açgözlülüğe matuf ‘Greed’i ayrı bir yere koymak istiyorum.) iki husus göze çarpar. Neredeyse tüm filmlerinde ortaktır bu. Bir tanesi, hikayenin “aristokrat çevrelerde” geçiyor oluşudur. Avrupa aristokrasisidir bu elbette. O gördüğümüz “balo sahneleri”, 1. Dünya Savaşı’nın hemen akabinde çöken Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun ve başındaki Habsburg hanedanının zevk-ü sefa ile örülü acı serencamıdır aslında. Koca Roma’nın çöküş yıllarında da böyle olmamış mıdır? İbn-i Haldun’un Mukaddime’de değindiği üzre, imparatorlukların yıkılmaya yüz tuttuğu evre, “Dolce Vita”nın da buna koşut yükseldiği evredir. Öyküsü ekseri 1900′lerin ilk yıllarında geçen Stroheim sinemasındaysa bu tatlı yaşamlar, “Belle Epoque” sefahatine tekabül eder. İlk savaşın ağır bir darbe indireceği bu “tasasızlık” döneminin birer tasviri gibidirler.
1925 yapımı ‘The Merry Widow’ {Şen Dul} filmindeki uzun balo/dans sahneleri, söz konusu çöküşün eğretilemeleridir.
Kendisince oynanan çapkın Kont Sergius Karamzin’i belleklere kazıyan ‘Foolish Wives’ {Budala Eşler – 1922}, “aristokratların dünyasındaki” yozlaşmış ilişkiler ağıdır. Bu kez, Karamzin özelinden bir başka çatırdayan hanedana, Romanov’lara temas edilecektir. (Anatole Litvak’ın Ingrid Bergmanlı ‘Anastasia’sı ve Şahane Züğürtler’i – ‘Tovarich’; Sternberg’in ‘The Last Command’ı gibi…)
Enfes filmi ‘The Wedding March’ {Düğün Marşı – 1928}, 1914 senesinin Avusturyasında, soylu Wildeliebe Rauffenburg ailesinin etrafında döner. Ve aynı sınıfın dejenere oluşunu, yine bireysel hikayelerden (evin hizmetçisine sarkan prens…) hareketle gözler önüne serer. Viyana’nın dev katedralleri ila geometrik meydanlarında düzenlenen ihtişamlı “tören kıtaları”, aristokrasinin ve “kutsal değerlerinin” işaretidirler.
“Orta Avrupa’da, kapitalin merkezi Kronberg’de geçen…” yazısıyla başlayan ‘Queen Kelly’ {Kraliçe Kelly – 1929}, yine böyle bir filmdir. “Sırlar barındıran” büyük bir bir konak görüyorduk: Sarhoş bir prenses, Tatlı Hayat peşindeki bir prens, sefahatin son demlerini yaşamaktadırlar. İlginçtir, yıllar sonra -bir başka Avusturyalı- Billy Wilder’in Hollywood endüstrisini masaya yatırdığı Sunset Bulvarı’nda, Kraliçe Kelly’de mazbut rahibeyi oynayan Norma Desmond’u (Gloria Swanson), sadık hizmetkarı Max (Erich von Stroheim) ile birlikte bu filmi izlerken görüyorduk. Bu kez çöküşüne ağıt yakılan, krallığın değil sessiz sinemanın monarşisiydi.
Yukarıda onun soyluluk iddiasından bahsetmiştim. Belki de buna nazire yaparcasına, filmlerindeki ‘kadın avcısı’ soylu subayları da çoğunlukla kendisi canlandırmıştır. (Gençliğinde Habsbug ordusunda görev aldığı da bilinmez şey değil.) Tabi aklımıza bir de Renoir’in savaş arka planında sınıfları/toplumsal işbölümünü masaya yatırdığı unutulmaz ‘La grande illusion’ geliyor: Yönetmenliği bırakıp (bırakmak zorunda kalıp) tekrar ilk göz ağrısı oyunculuğa döndüğü dönemlerde, bu kez -yine asil mi asil- Alman yüzbaşı von Rauffenstein karakteriyle karşımıza çıkıyordu.

Stroheim sinemasındaki ikinci bir noktaysa karmaşık ve tutkulu aşk ilişkileri; asla bayağıya kaçmayan ama Amerikan tutuculuğunu da yermekten kalmayan ‘ölçülü’ bir cinsellik silahı ve yine kendisince canlandırılan “baştan çıkarıcı, cazibe sahibi erkekler”… Tutucuların bayrak bellediği değerlere (evlilik, sadakat gibi) saldırı niteliğindeki bu mevzular, haliyle muhafazakarlığın egemen olduğu bir sinema dünyasında başını ağrıtacaktır rejisörün. Kör Kocalar’dan Kraliçe Kelly’e… değişmeyen motifleridir adeta tüm bunlar. Duygu sömürüsüne kaçmadan anlatır derdini. Modernizmin/geleneğin çatıştığı bir dilimde, ana mekan yine Avrupa’dır. Blind Husbands’ı yorumladığım için geçiyorum. Peşi sıra gelen ‘The Devil’s Passkey’ (1920) ve ‘Foolish Wives’ (1922), aşağı yukarı aynı konuyu deşer. Avrupa’ya “balayına” gelen Amerikalı çiftten kadın olanı, bir kez daha asil bir Don Juan tarafından baştan çıkarılır. Hatta Foolish Wives’te seçilen mekan da buna son derece uygundur: Monte Carlo…
‘The Merry Widow’ (1925), ‘The Wedding March’ (1928) ve ‘Queen Kelly’ (1929) filmlerindeyse yine üçlü ilişkiler yumağını işler ancak şöyle bir şey yapar: Erkek olan -yine hem asilzade hem çapkın tabi- baş kahramanı, biri zengin/diğeri aşağı tabakadan iki hanım arasında bırakır. Özellikle Düğün Marşı’nda çok belirgindir durum. Prens Nicholas (Stroheim), ailesinin reva gördüğü zengin kıza değil de, ilk kez -renkli çekilen- o Corpus Christi töreninde göz göze geldiği fakir kız Mitzi’ye (Fay Wray) kaptıracaktır gönlünü. Kraliçe Kelly’de, sarhoş prensesle sürekli kavga eden ve hayatı iplemez tavırlardaki Prens Wolfram’ın kalbini teslim ettiği kişiyse, “sarayında” mumlu bir akşam yemeği yiyeceği ve Dar-es Salaam’lardan alıp getirerek finalde taç giydireceği mazbut rahibe Kitty Kelly’dir. İlk göz göze gelme anı, yine resmi bir atlı törende vuku bulmuştur.
[Antiparantez... Cecil B. DeMille ve Ernst Lubitsch, dönemin yerleşik ahlakına meydan okuyan diğer yönetmenler. DeMille'nin 'Male and Female' filmine yakın zamanlarda değineceğim. Orada da Victoryen dönemi aristokrasisinin ilişkilerine tanık oluyorduk.]
Savurganlığı ve delilik derecesine varan kılı kırk yarar titizliğiyle ünlü bir yönetmendir Stroheim. Teknik ustalığa ve ayrıntılara çok önem verir. Mükemmelliyetçidir. (Kraliçe Kelly’deki bir sahneyi anımsıyor musunuz? Kalbi kırılan rahibe Kitty, intihara meylettiği bir an, suyun derinliklerinde prensin aksini görür.) Bu mükemmelliyetçiliğinin -Hırs’daki çöl çekimlerinde ölenler bir yana- stüdyolarla da başını derde soktuğundan şehir efsanesi şeklinde hep bahsedilir. Filmlerini gereğinden fazla “uzun” (Abel Gance’de de öyle değil midir?) ve masraflı bulan yapımcılar, kırpma yoluna gitmişlerdir. 9 saat iken kuşa çevrilen başyapıtı Greed; tamamlanması başkalarına nasip olan Queen Kelly ve ‘Merry-Go-Round’ gibi…








