Eric Rohmer’in Anısına…

Bir büyük sinema adamı geçti dünyadan…Yanısıra yazarlık, şairlik, eleştirmenlik gibi yönleri de bulunan iyi bir auteur ve kuramcıydı. Rohmer, ayrı bir yer parsellediği Yeni Dalga hareketi içerisindeki ‘arkadaşlarının’ aksine hiçbir vakit göz önünde olmayı tercih etmemiştir. Filmlerinin, çok değil üç sene öncesine dek benim de aralarında bulunduğum sinema severlerce hâlâ yeterince bilinmiyor oluşu bir parça bu yüzden belki… Öyle ya! Vefatı dahi Yunus Emre‘nin “Bir garip ölmüş diyeler…”ine benzemedi mi?
Onun filmlerini izlemek bambaşka, tarif edilemez bir duygu. (Yalnız bağımlılık oluşturabilir, sorumluluk kabul etmiyoruz! :)
1950′lerde, Andre Bazin‘in öncülüğündeki efsanevi ‘Cahiers du cinéma‘ etrafında kenetlendiği kimi meslektaşlarıyla yol ayrımına düşmekte gecikmeyecekti Rohmer. rashomon da yazmıştı… Claire’nin Dizi filminde kendisiyle bir mukayeseye maruz kaldığını gördüğümüz o kimilerinden biri, üstad Jean-Luc Godard idi bilineceği üzere… 1960 ortalarının fevkalade politize, varoluşçu ve post-modernizmin tam arefesinde bulunan dünyası, ‘günlerin köpüğü‘ Yeni Dalga sineması üzerinde de etkisini gösterecek; peşi sıra Dziga-Vertov mahreçli militan filmlere yönelen Godard, Week-End başta olmak kaydıyla, ‘düz’ öykü anlatımını tersyüz edecek; seyirciyi hem hikayeye hem de karakterlere kasten ‘yabancılaştıracak’ bir tekniğe meyledecektir.
Daha Batılı bir sinema yaptığı kabul gören Kurosawa ila daha içe dönük, geleneksel ve Japon addedilen Ozu kıyaslaması; Rohmer ve Godard‘ın şahsında ‘öykü anlatımı’ olarak aksini buluyor Yeni Dalga‘da. Her ikisi de ’sokaklara’ ve sokaktaki ‘küçük / herhangi insanlara’ ve ‘herhangi yaşamlarına’ doğrultmuşlardır kameralarını. Fakat Godard‘ın aksine düz öykü anlatımını tercih eder Rohmer. Bu yönüyle onu Amerikan Sineması’na, belki John Cassavetes‘e yaklaştırabiliriz diye düşünüyorum.



‘Le signe du lion’u (1959), harikulade filmlerden müteşekkil ‘Six Moral Tales’ {Altı Ahlak Hikayesi} serisi takip edecek; bana Greta Garbo‘nun oynadığı The Mysterious Lady‘i anıştıran ‘Die Marquise von O…‘ (1976) ila 1983′de gelen ‘Pauline Plajda’ {Pauline à la plage}, Kış ve Yaz Öyküleri {Conte d’hiver - 1992; Conte d’été - 1996} ile taçlanacaktır. Çizgisini bozmamıştır yönetmen. Sonraki mesajda geçeceğim filmde başrolü oynayan yakın dostu Barbet Schroeder‘in kurduğu yapım şirketi de bunda etkili olmuştur muhakkak.
Onun filmlerinde, modern çağın kadın/erkek ilişkileri ve akım içerisinde evvela Alexandre Astruc’un ‘Camera-Stylo‘ (Dolmakalem kamera) dediğimiz filmlerinden aşina olduğumuz aşk ‘üçgenleri’ başat unsurdur. Ancak bunu hiçbir zaman basitliğe ve yüzeyselliğe sığınarak vermez. Sokağı, sokaktaki adamı, sokaktaki ‘şehirli orta sınıfın’ küçük meselelerini yansıtır ‘tablo gibi’ eserlerinde. Sonra o küçük meselelerden kocaman işler doğar.
Filmlerinde edim/olay ikinci plandadır. Söz konusu olayın bireyin iç dünyasında uyandırdıkları önemlidir. Öyle ki bazı filmleri -tıpkı Hitchcock‘unkiler gibi- ‘bitmemişlik’ hissi uyandırır izleyende. Kahramanlar hep bir çukurun içerisinde gibidirler. Maud’daki Gecem‘deki ana kahramanımız Jean-Louis Trintignant‘a erkeklerden yana dert yanan kadın, Monceau Fırını‘ndaki ‘gururu kırılmış’ kız ile benzer kadere maruz kalmıştır.
18. ve 19. yüzyıl Avrupa edebiyatındaki ‘mektup-roman’ tarzını anımsatır Rohmer filmleri. Sinemanın başı sağolsun!
…
Bu topicte, Six Moral Tales‘in ilk halkası olan ‘La boulangère de Monceau’ ila “Paris vu par…” için çektiği ‘Place de l’Étoile’ filmlerini yorumlayacağım kısaca.









‘La boulangère de Monceau’ {Monceau Fırınındaki Kız – 1963} / Eric Rohmer

Neden bu filmi seçtim? Ola ki Eric Rohmer sinemasına ilk kez giriş yapacak olanlar vardır; en uygun başlangıç olduğuna inandığım için. Altı Ahlak Öyküsü, Monceau Fırınındaki Kız ile başladı; Öğleleri Chloe ile tamamlandı. (Onu da önümüzdeki haftalarda -ama daha detaylı- yorumlayacağım.)
Dış seste Bertrand Tavernier’i gördüğümüz film, Paris’in Villiers kavşağını ve çeresindeki bulvarları, cafeleri ve metro istasyonlarını tanıtarak başlar.
Sonrasında üç kahramanımızdan ikisi ile tanışırız. Her sabah aynı caddede karşılaşan ve suçlu gözlerle birbirlerine bakan adam ile kadın (Sylvie), modern dünyanın ‘mekanikleştirdiği’ bireyleri temsil eder gibidirler. Barbet Schroeder’in canlandırdığı erkek kahramanımızın bir ismi dahi yoktur.
Kısa süresine rağmen Rohmer sinemasının ana mesajda belirttiğim karakteristiğini nefis şekilde yansıtan film, bu ismi olmayan ‘genç adamın’, içsel konuşmalar eşliğinde, iki kadın arasında bocalayışını konu edinir.
Kadınlara karşı gayet alakabahş olduğunu gördüğümüz adam, yakınlaşma hesapları yaparken ‘kaybettiği’ Sylvie’yi şehrin meydanlarında, kafelerinde, pazar yerlerinde canhıraş şekilde ararken (”Benimki çocukça ve aptalca bir umut belki de!”); ilgisi bir anda -uğrak yeri yapacağı- fırındaki kasiyer kız Jacqueline’ye kayacaktır. Sonrası mı? (…) Biraz karışık!
Her zamanki gibi sade, abartısız, nefis bir Rohmer filmi. “Moral”in de hakkını veriyor son kısımlarda. Hepsi bir yana… Tıpkı Le ballon rouge gibi, sırf Paris görüntüleri için bile izlenebilir hani.
Champy Elysess’de, sevdiğinle beraber sinemaya gitmek… ‘Gidebilmek…’
sevgili okaliptus arkadaşım six moral tales’in başlangıç filmiyle yorumunu ve katkısını yazmış bende ustanın son filmiyle katkıda bulunmaya çalışayım…
Les Amours D’astrée Et De Céladon 2007 (Astre İle Seladon’un Aşkları)

Çoban Seladon ve çoban kızı Astre birbirlerine çılgınca âşık olurlar. Ancak kaderin cilvesi sonucu Astre Seledonun kendisine ihanet ettiğine inanır ve onu terk eder. Seledon bu acıya dayanamaz ve kendini nehrin sularına bırakır ancak ölmez çünkü peri kızları onu kurtarmıştır…
Eric Rohmer’in jubile filmi olan filmimiz çok tatmin edici olmasa da sonlara doğru kendini toparlayıp geçer not almayı başardı. Günümüz aşk filmleriyle veya daha doğrusu aşklarıyla karşılaştırılınca filmdeki aşkın sadeliği çıkarsızlığı ve itaatkarlığı filmi gülümseme hatta şaşkınlıkla izlememize neden oldu. Sanırım her şey zamanla değişiyor aşkta aşkı anlama kavrama her şey… “Three Times” filmini izleyenler ne demek istediğimi daha iyi anlayacaklar bir de o filmde hikayelerden ilki 1910larda geçiyordu düşünün bu filmdeki aşkımız 5. yy da geçiyor aşk ve yaptırdıklarını bir de 1500 sene öncesinden bakın gerçekten çok şaıracaksınız …
60′lı yılların biçim değiştiren (farsa kayan) Yeni Gerçekçiliği… Bir grup tarz sahibi İtalyan yönetmen, ‘Amore e rabbia’ {Aşk Devrim Diyor – 1969} ve ‘Le streghe’ (1967) gibi kısa metrajlı kolajlar çatısı altında buluşuyordu.
…
Fransa cephesindeyse, Yeni Dalga’nın altı yönetmeninin ortalama on beşer dakikalık ve birbirinden bağımsız filmlerinden derleme ‘Paris vu par…’ (1965) dikkatleri çekiyor.

Tabi bizi asıl ilgilendiren Rohmer imzalı olanı… Ancak öncesinde diğer bölümleri de bir iki cümleyle geçmek istiyorum. Daha öncesindeyse Paris vu par’ın bir şehir güzellemesi olduğunu belirtmek gerek. Öykülerin ortak özellikleri; adından da anlaşılacağı gibi o dönemin Paris’inde geçmesi, ‘küçük burjuva’ yaşamları konu edinmesi, şehrin dokusunu yansıtan dış çekimlerle başlaması ve hiç de hoş sayılamayacak sürprizlerle ‘noktalanması’…
- ‘Rue Saint-Denis’ {Jean-Daniel Pollet – 1965}: Öyküler arasında cinsellik silahına en fazla sarılıyor oluşuyla dikkat çekiyor. Genç bir adam var bu silahla vurulan…
- ‘La Muette’ {Claude Chabrol – 1965} : Yönetmen, çoğu kez yaptığı gibi burjuvazinin sularında yüzüyor; üst sınıfların ’sefih’ ve iki yüzlü yaşamlarını gözler önüne seriyor. Bir iş adamı, hastalıklı anne, fettan hizmetçi ve aralarında ‘kalan’ ergen kahramanımız…
- ‘Montparnasse-Levallois’ {Jean-Luc Godard – 1965} : Biri kaynakçı diğeriyse oto ustası iki adam arasında mekik dokuyan; mütemadiyen “Beni seviyor musun?” diye soran; pek meraklı ve de şuh Kanadalı kız… Bir Godard kadını!
- ‘Saint-Germain-des-Prés’ {Jean Douchet – 1965} : Bölüme adını veren kiliseyi tanıtarak başlayan Saint-Germain-des-Prés, Amerikalı zengin-entelektüel kız ve Meksika’ya gideceğini söyleyen Fransız sevgilisi arasında yaşanan çatışma üzerine kurulu.
- ‘Gare du Nord’ {Jean Rouch – 1965} : ‘Moi, u noir’ {Ben Bir Zenci} ve ‘Petit petit’ gibi filmlerinde azınlık olmak meselesini işleyen Rouch, buradaysa iki erkek – bir kadın denklemini kullanıyor. Hanımefendi epey tatminsiz; gözü yükseklerde… Çok ilginç bir final bekliyor izleyenleri.
…
‘Place de l’Etoile’ (1965) / Eric Rohmer

Üstte öykülerin ortak özelliklerini sıralarken ‘kadın erkek ilişkileri’ni de dahil edecektim ama -metrodaki o görünmez kazayı saymazsak şayet- söz konusu ilişkiye dair hiçbir emare barındırmayan Place de l’Etoile buna mani oldu. Bu haliyle hem Paris vu par… içerisinde, hem de Rohmer filmografisinde ayrık otu gibi durmakta.
Napolyon döneminde inşa edilen Zafer Takı’nın (Arc of Triumph) görüntüleriyle açılan bölüm, eser hakkında bilgiler verir. Dünyanın dört bir yanından gelen turistlere Parisli genç âşıkların eşlik ettiğini gördüğümüz ziyaretçilerin ardından gözler, ortadireğin Paris caddelerindeki geçim koşuşturmacasına, emekli nüfusa, akan trafiğe ve aynı trafiğe alternatif olarak devreye sokulan metro inşaat alanlarına çevrilir.
Giyim mağazasında çalışan Jean-Marc (Jean-Michel Rouzière) isimli orta sınıftan bir adamın, Paris’in soğuk-kasvetli bir ayında yaşadığı hikayeye odaklanmış yönetmen. Her sabah aynı saatte metroyla “doğruca” işine giden, gazetelerin tercihen spor sayfalarını okuyan, kelli felli bir Eric Rohmer kahramanı o. İstemeden kötü bir hadiseye sebebiyet verir.
Endişe dolu bekleyiş ve sorgulamalar, bu kez bir ilişki adına olmayacaktır! (…)
Teşekkür ederim sevgili milşin. 90 yaşında dahi üretmeye devam eden bir sinemacıydı.
Yunus ile başladık, onun bir sözüyle de bağlayalım başlığı:
Güzel bir başlık ve güzel yorumlar… Ellerinize sağlık!
Baştan sona büyük bir ilgiyle okudum. Ustaya yakışır bir başlık olmuş. Yüreğinize sağlık!