Ülke ve Özgürlük
Land and Freedom ( Ülke ve Özgürlük ) 1995 / Ken Loach
Yer : Lumiere Brothers Sinemaları Salon 3
Tarih: 20.11.2009- 04.12.2009 arası matineler
Gala : 20.11.2009 Cuma
Ken Loach’ın bir çok festivalde gösterilmiş o yıl Bafta ve Cesar en iyi film ödüllerini, bunun yanında Cannes Film Festivalinden Fibresci ödülünü kazanmış 1995 yapımı filmi bu hafta sinemamız tarafından gösterilecektir.
Tüm katılımcı arkadaşlar yorumlarını filmin yorum kısmına yazabilirler… Herkese iyi seyirler









- No Pasaran! -

Yani ‘Geçit Yok’… İspanya İç Savaşı’nda, Cumhuriyetçi cephe tarafından faşist ilerleyişe karşı kullanılmış bu slogan, filmimizde de yer buluyor.
İspanya İç Savaşı (1936 – 1939) dönemlerinde geçen ‘Land and Freedom’ {Ülke ve Özgürlük – 1995}, devrim idealinin yurt/ulus gibi ayrışımların çok üstünde olduğunun ve söz konusu idealin bir süre sonra iç ve dış ‘oyunların’ güdümüne girerek ehlileşip bozulduğunun (nihayet sonuçsuz kaldığının) altını çiziyor oluşuyla, üstadın bir sonraki filmi Carla’s Song ile bir okunabilir pekâlâ. Carla’nın Şarkısı’nda, Glasgow’dan kalkıp Nikarauga’ya giden ve bir süre sonra Sandanistalı kardeşlerinin safına dahil olan otobüs şoförü George; Land and Freedom’da, bir salonda izlediği belgesel filmin ardından Liverpool’dan Barcelona’ya hareket eden Komünist Parti mensubu David Carr (Ian Hart) olarak karşımıza çıkıyor. Ülkeler farklı ama düşman ortak… Düşman faşizm, düşman kapitalizm, düşman -Troçkist Ken Loach’ın filmde kıyasıya eleştirdiği Stalin Rusyasının da aralarında olduğu- tüm bunları sübvanse eden dış devletler… O devletler ki, dünyanın gözü önünde cereyan eden bir barbarlığa seyirci kalmışlardı!
Asıl düşman ise “içimizde!”… (Unutmadan… George Orwell’in ‘Katalonya’ya Selam’ını alalım.)
Solun bölünmüşlüğü, Troçkist ‘Poum’ ve Stalinist ‘Uluslararası Tugaylar’ karşıtlığından hareketle gözler önüne seriliyor filmde. Poum, Falanjistlere karşı vur-kaç taktiği ile savaşan -kadınlı erkekli- milis kuvvetlerden oluşma, yoldaşlarının yeterli sayıda ve kalitede silaha sahip olamayıştan yakındığı, emir/komuta zinciri yerine demokratik teamüllerle hareket etme taraftarı bir yapılanma. Filmdeki esas ilerici unsur… Anti tezi olan ve “egemen” mihrakların uydusu şeklinde çizilen Uluslararası Tugaylar’ın ise her köşesine Stalinizm ve revizyonizmin izleri sinmiş.

Yoldaşların, Tugay’ın bünyesine katılıp tasfiye olunma ihtimaline karşı tartıştıkları sahne önemliydi. İçlerinden biri şöyle belirtiyordu tehlikeyi: Oradaki ordu, aşırı disiplin / selamlama / emir-komuta gibi unsurlar üzerine kurulu… Tüm bunlar, sosyalizmin ruhuna ters şeyler!
Nihayet bir süre sonra karşılıklı çatışacak duruma geliyorlardı. Sol fraksiyonların birbirine girdiği sahnede, elinde pazar filesi taşıyan o yaşlı kadının söyledikleri her şeyi özetliyordu: Burada birbirinize ateş edeceğinize, gidin faşistleri öldürün. Bizler açız!
The Wind That Shakes the Barley’de kilit noktasını mahkeme sahnesi olarak almıştık. Tıpkı savaşın sonucu gibi dramatik şekilde noktalanan Ülke ve Özgürlük’deyse, faşistlerin yuvalandığı bir köyü ele geçiren Poum’un odada koyulduğu tartışmaydı düğümü çözen… Pepe adlı küçük bir toprak sahibinin, kollektifleştirmeye karşı çıktığını görüyorduk sahnede. Bu olaydan hareketle, “kamulaştırmanın” gerekliliği, devrimin aşamalı mı yoksa birdenbire mi yapılacağı gibi bir yığın konu üzerinde, gayet eğitici diyalogların sıralandığı 10 dakikalık bir Ken Loach klasiği izliyorduk.
“… Devrimler çabuk yayılır ve burada başarmış olsaydık -ve başarabilirdik de- dünyayı değiştirebilirdik. Ama aldırma… Bizim günümüz de gelecek!” (David’in mektubundan…)
”Bu Kavga Faşizme Karşı, Bu Kavga Hürriyet Kavgasıdır”

İspanya’nın iç savaş döneminde geçiyor filmimiz. İzlediği bir propaganda belgeselinden etkilenip Liverpool’dan kalkıp İspanya’ya giden David sosyalizm için çarpışmaya gidiyor. Ancak bunun anlam ve önemini orada savaştıktan sonra; ölümleri, açlığı (mağarada yaşayan insanları), faşizmin yıkıcılığını gördükten sonra kavrıyor.
Franco rejimine karşı olan savaş, sadece İspanya’nın kendi meselesi değildir. Bütün dünya tarihi için oldukça önemlidir. Zira bu kavga faşizme karşı bir savaştır. Nitekim henüz iç savaş sona ermeden Başta İngiltere ve Fransa olmak üzere, çeşitli ülkelerin Franco hükümetini tanıması da bunun kanıtıdır.
Tıpkı finalde David’in torunu tarafından okunan mektupta yazdığı gibi, oysa her şey çok daha farklı olabilirdi. Dünya değişebilirdi. Lakin Stalinist zihniyetle beraber gelen bölünmelerle, faşizme karşı omuz omuza çarpışanlar, birbirlerine kurşun sıkar hale geldiler.
Loach’ın yıllar sonra çekeceği The Wind That Shakes the Barley’le paralel izler taşıyor film. Loach savaşı bir başka yönüyle ele alıyor. Bir dava uğruna savaşanların çeşitli oyunlara gelip bölünmelerini ve bu şekilde kaybedişlerinin altını çiziyor.
Kes’le beraber en çok sevdiğim Loach filmi oldu Land and Freedom.